<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sadık Can</title>
	<atom:link href="http://www.sadikcan.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sadikcan.com</link>
	<description>Sadık CAN</description>
	<lastBuildDate>Thu, 09 Feb 2012 13:22:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Suriye’de Rus planı ve askerî seçenek</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/suriyede-rus-plani-ve-askeri-secenek.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/suriyede-rus-plani-ve-askeri-secenek.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 13:22:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya'nın Beşar Esad'a yaptığı 4 öneri]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya'nın Esad'ı ikna formülleri]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya'nın suriye politikası]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya'nın suriyeden talepleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3320</guid>
		<description><![CDATA[Yasemin Çongar Taraf 08 Şubat 2012 Suriye devlet televizyonunun canlı yayınladığı törenin birkaç dakikasını internette izledim dün. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la beraberindeki heyeti taşıyan beyaz araçlar tek sıra konvoy halinde Şam’ın en büyük bulvarından geçerken, yüzlerce insan da yol kenarında ellerinde balonlar ve bayraklarla gösteri yapıyordu. Arada Suriye bayrağının yeşiliyle siyahını, Hizbullah bayrağının sarısını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yasemin Çongar<br />
Taraf  08 Şubat 2012<br />
Suriye devlet televizyonunun canlı yayınladığı törenin birkaç dakikasını internette izledim dün. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la beraberindeki heyeti taşıyan beyaz araçlar tek sıra konvoy halinde Şam’ın en büyük bulvarından geçerken, yüzlerce insan da yol kenarında ellerinde balonlar ve bayraklarla gösteri yapıyordu. Arada Suriye bayrağının yeşiliyle siyahını, Hizbullah bayrağının sarısını da seçti gözlerim ama kalabalığa hâkim olan renkler, Rus bayrağının kırmızı, beyaz ve mavisiydi. Daha sonra ajanslarda, Lavrov’u karşılayanların sayısının 10 bine eriştiğini okudum; büsbütün yalnızlaşmadığını, dünyada kendisini hâlâ “meşru” ve hâlâ “dost” sayan devletler olduğunu ele güne —ve tabii halka— göstermek isteyen Baas bürokrasisi açık hava mesaisindeydi. Hafta başından itibaren, birbiri ardına Şam’daki büyükelçilerini geri çağıran ABD, Britanya, Hollanda, İtalya, Fransa ve Körfez ülkelerinin, bu kararlarında mündemiç “Artık bizim için meşru muhatap değilsiniz” mesajını kuşkusuz alan Beşşar Esad, desteğini cumartesi günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki vetosuyla zaten ortaya koyan Rusya üzerinden bir “diplomatik denge” kuruyordu velhâsıl. En azından görüntü buydu.</p>
<p>Ancak görüntünün perde arkasına bakınca, Lavrov’un Şam ziyaretinin “bir dayanışma egzersizi”olmanın ötesinde, somut bir plana işaret ettiğini anlıyordunuz. Nitekim Lavrov, Şam’a giderken Arap Birliği Genel Sekreteri Nebil Elarabi’yi aramış ve yeni bir inisyatifle “Suriye’de isyanı dindirecek, barışçı bir geçiş sürecine start vermeyi” hedeflediklerini anlatmış. Elarabi’nin “Sizce bu plan işe yarayacak mı” sorusuna verdiği cevap ise manidar: “Ruslar yaracağına inanıyor.”</p>
<p>Lavrov’un dün Beşşar Esad’a söylediği şu sözleri, Rusya’nın RIA ajansının haberinde okudum ve –tam da Başbakan Erdoğan’ın Uludere’de öldürülen 34 insanın ailelerinden özür dilemeyip, Genelkurmay Başkanı ve komutanlara hassasiyetleri için teşekkür ettiği o Meclis konuşmasını hatırlatan bir iğrenti hissiyle– midem bulandı: “Her ülkedeki her lider kendi üzerine düşen sorumluluğu bilmelidir. Siz de sorumluluğunuzu bilen bir lidersiniz.”</p>
<p>Midem bulandı, zira Lavrov bu cümleleri, Esad’ın emriyle Humus’ta yapılan katliamın üzerinden 48 saat bile geçmeden, üstelik bir milyon nüfuslu şehrin muhalif mahalleleri hâlen roket saldırısı altındayken ve sivil ölümlerin sayısı her dakika artarken sarf etmişti. Aynı saatlerde Erdoğan, yine Meclis’te, bu kez “Hama’nın hesabı sorulamadı ama Humus’unki mutlaka sorulacaktır”diyerek Uludere’de göstermediği dirayeti, Suriye konusunda gösteriyordu.</p>
<p>Fakat Rus girişiminin hükmünü vermeden önce, Lavrov’un neyi nasıl söylediğini daha iyi anlamamız gerektiğini de düşünüyorum. Russia in Global Affairs dergisinin yayın yönetmeni Fyodor Lukyanov’un şu yorumu akla yakın ve Batılı diplomatların ilk izlenimleriyle de uyumlu:</p>
<p>“Rusya, New York’ta Esad’ı kollayan vetosunu kullandıktan sonra, Lavrov Şam’a gidip Suriye liderine, ‘Yapabileceğimiz her şeyi yaptık, bundan sonra sen üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmezsen bizden bir şey bekleme’ diyecek.”</p>
<p>Lavrov’un Esad’a bu netlikte bir ültimatom verip vermediğinden emin değilim ama benim dün akşam itibariyle ulaşabildiğim bilgiler, Moskova’nın Şam’dan bu aşamada dört talepte bulunduğu ve bu taleplerin hepsine de “olumlu” cevap aldığı yönündeydi:</p>
<p>“1/ Sivil halka karşı şiddet kullanmayı derhal bırakın, tankları şehirlerden çekin; 2/Arap Birliği’nin başlattığı ancak başarısız olan gözlemcilik ve arabuluculuk girişiminin yeniden hızla ve çok daha kapsamlı şekilde başlatılmasına olanak tanıyın; 3/ Arap Birliği’nin arabuluculuğuyla muhalefet temsilcileriyle görüşün, isteklerini dinleyin; 4/ Esad’ın talimatıyla hazırlanan yeni ve nispeten özgürlükçü anayasa taslağı birkaç gün içinde halka açıklansın, ardından da uluslararası gözlemcilerin huzurunda yapılacak serbest bir anayasa referandumu için geç olmayan bir tarih ilan edilsin.”</p>
<p>Bunun, kağıt üzerinde “mâkul” sayılabilecek bir anlaşma olduğunu düşünebilirsiniz. Doğrusu ben de, siyasi bir çözümü, Suriye’ye uluslararası askerî müdahale gibi “çok belalı” görünen bir seçeneğe de, tam yoğunluklu ve korkunç katliamlara vesile oluşturacağı kesin olan kanlı bir iç savaşa da yeğ tutarım.</p>
<p>Ancak bunun, Suriye halkı açısından “kabul edilebilir bir siyasi çözüm” olması gerekiyor. Ve on ayda yedi bine yakın insanını devlet zulmüyle kaybeden Suriye’de, muhaliflerin –ne kadar dağınık ve zayıf da olsalar– Esad’ı ve rejimini ayakta tutacak bir formüle, bir tür “Baas light” seçeneğine hiçbir şekilde sıcak bakacaklarını sanmıyorum. Kaldı ki, Suriye halkının çoğunluğunun, yukarıda özetlenen Rus planının Baas tarafından hakkıyla uygulanacağına inanması, Esad’ın “halka karşı şiddet kullanmama” sözüne güvenmesi için pek bir neden yok. Rejimin sicili ve son on ayda yaşananlar tam tersi bir güvensizliği “aklî” kılıyor.</p>
<p>Esad’ın aklındakinin ise, “en az 2014’e kadar işbaşında kalmak ve Suriye’de Baas sonrasına geçişi de yönettikten sonra, devrik değil müstâfi bir lider olarak çekilmek” olduğunu, bölgedeki çeşitli kaynaklardan işitiyoruz. Dün bu sütunda aktarmaya çalıştığım birinci elden tanıklıklar hepten yanıltıcı değilse, Esad’ın bunu yapabileceğine inanan bir ruh hali içinde olması da kuvvetle muhtemel.</p>
<p>Bütün bunlar, bana Lavrov’un şaşaalı Şam seferinin, Suriye liderine belki biraz daha zaman kazandıracağını ama masadaki Rus planının, demokratik dönüşüme giden yolu açmayacağını düşündürüyor.</p>
<p>Peki ne olacak? Suriye’ye karşı pazar günü ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın, pazartesi Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin, dün de Başbakan Erdoğan’ın telaffuz ettiği gibi “Suriye halkının dostlarının başlatacağı bir Birleşmiş Milletler dışı girişim” neyi ihtiva edecek?</p>
<p>Bu soru çevresinde daha epey yazı yazacağımız anlaşılıyor, ben şimdilik şunu not düşerek bitirmek istiyorum: Artan yoğunlukta siyasi, diplomatik, iktisadi ve askerî yaptırımlara gebe bir döneme giriyoruz ama Libya’dakine benzer bir uluslararası askerî müdahale seçeneği, Suriye için kolay kolay gündeme gelmeyecektir.</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/suriyede-rus-plani-ve-askeri-secenek.html" title="suriye">suriye</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/suriyede-rus-plani-ve-askeri-secenek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Neşe Düzel&#8217;in Taha Akyol Röportajı: Atatürk Yargı Bağımsızlığını reddediyor</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 13:10:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve yargı bağımsızlığı]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Takrirri sükun kanunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3316</guid>
		<description><![CDATA[“Atatürk’ün bütün siyasi hayatı kendi yetkilerini maksimize etmek içindir. Ocak 1921’de Meclis’te anayasa görüşülürken müthiş bir konuşma yapıyor ‘Kuvvetler ayrılığını savunan delidir, çılgındır’ diyor.” “Atatürk’ün muhalifleri, Meclis’in güçlü olmasını istiyorlar. ‘Kuvvetler birliği, Meclis’in güçlü olması demektir’ diyorlar. Atatürk ise ‘Meclis değil, hükümet güçlü olacak yargı da hükümete bağımlı olacak’ diyor.” “Meclis’te, liberal eğilimli Halil Menteşe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> “Atatürk’ün bütün siyasi hayatı kendi yetkilerini maksimize etmek içindir. Ocak 1921’de Meclis’te anayasa görüşülürken müthiş bir konuşma yapıyor  ‘Kuvvetler ayrılığını savunan delidir, çılgındır’ diyor.”</p>
<p>“Atatürk’ün muhalifleri, Meclis’in güçlü olmasını istiyorlar. ‘Kuvvetler birliği, Meclis’in güçlü olması demektir’ diyorlar. Atatürk ise ‘Meclis değil, hükümet güçlü olacak yargı da hükümete bağımlı olacak’ diyor.”</p>
<p>“Meclis’te, liberal eğilimli Halil Menteşe soruyor: ‘Siz, anayasaya devletçiliği yazıyorsunuz. Biri çıkar da liberalizmi savunursa ne olacak?’ Mebus Rasih Kaplan cevap veriyor: ‘Öbür dünyaya gider!’”</p>
<p>***</p>
<p>NEDEN TAHA AKYOL</p>
<p>Atatürk’ün dönemi toplumun geneli açısından hâlâ kapalı bir kutudur. Onun, spordan müziğe hayatın pek çok alanındaki vecizelerini biliriz ama bu toplumun en temel meselesi olan demokrasi, hukuk ve yargı konularındaki düşüncelerini ve yaklaşımını bilmeyiz. Sanki Atatürk demokrasi, hukuk ve yargı konularında hiç konuşmamıştır. Ama öyle değil. Gazeteci, yazar, araştırmacı Taha Akyol bir ilki gerçekleştirdi ve Atatürk’ün resmî kaynaklarda yer almayan konuşmalarını arşivlere ve belgelere inerek ortaya çıkardı. Atatürk’ün demokrasi, hukuk ve yargıyla ilişkisini ve bunun günümüz Türkiye’sine etkisini bütün berraklığıyla gözler önüne serdi. Taha Akyol’un, Atatürk’ün ve Kemalizm’in içini dolduran bu muhteşem çalışması, “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” adıyla Doğan Kitap’tan yeni çıktı. Acaba Atatürk milli egemenlik, demokrasi, hak ve hürriyetler, hukuk, yargı konularında neler dedi? Bu kavramların içini nasıl doldurdu? Atatürk’ün bağımsız ve tarafsız yargıya bakışı neydi? Nasıl bir yargı istedi? Atatürk baştan beri nasıl bir sistem tasarladı? Kendisine karşı çıkıldı mı? Karşı çıkanlara ne oldu? 1920’de açılan Meclis 1925’e dek neler tartıştı? Cumhuriyet’in ilanı ve anayasalar nasıl yapıldı? Muhalefet ne istedi? Kemalistler ne dedi? 1925’ten 1938’e dek nasıl bir yasama organı ve yargı oluşturuldu? Hukuk nasıl iktidarın hizmetine sokuldu? Hangi kanunlar, kim ve kimler için, niye çıkarıldı? Nutuk’ta yapılan suçlamalar gerçek miydi? Taha Akyol, bütün bu sorulara belgelere dayanan çok net, çok çarpıcı cevaplar verdi.</p>
<p>***</p>
<p>NEŞE DÜZEL: Siz bir ilki gerçekleştirdiniz ve Atatürk’ün hukuk ve yargıyla ilişkisini anlatan bir kitap yazdınız. Bu konuyla ilgili konuşmadan önce, kitabınızda bahsettiğiniz bir olayı sormak istiyorum izninizle. Siz, Atatürk’ün Sovyet Elçisi’ne “Ben de komünizm taraftarıyım” dediğini yazıyorsunuz. Atatürk komünizm taraftarı mı?</p>
<p>TAHA AKYOL: Hayır. Atatürk kesinlikle komünizm taraftarı değil. Ne Kurtuluş Savaşı sırasında ne de sonrasında Atatürk’ün komünizme ve sosyalizme hiç bir zaman hiçbir sempatisi olmadı.</p>
<p>Sovyet Elçisi’ne yalan mı söylüyor?</p>
<p>Taktik yapıyor. Sovyetler Birliği’nden yardım almak için bunu söylüyor. İyi ki de yardım alıyor. Çünkü biz Sovyetler’den o yardımı almasaydık, Milli Mücadele’yi kazanmak zor olurdu. Ama milli mücadelenin gücü artınca, Atatürk komünizmle arasına mesafe koyuyor ve komünistleri tutuklamaya başlıyor.</p>
<p>Atatürk’ün ilk Meclis döneminde din vurgulu konuşmalar da yaptığını yazıyorsunuz siz. Atatürk dindar mı?</p>
<p>Atatürk’e dindar diyemeyiz. Ama bence mistik bir tarafı var. Mesela Milli Mücadele sırasında Atatürk tam pozitivist değil. Sakarya Savaşı’nı neredeyse kaybetmek üzereler. “Anne dua et” diye telgraf çekiyor annesine. Fakat kendine güveni arttıkça, hem laiklik uygulaması hem de pozitivist görüşleri keskinleşti Atatürk’ün. Mesela 1923 sonrası Cumhuriyet döneminde, Atatürk artık, “Biz ilhamımızı gökten indiği zannedilen kitaplardan almadık. Hayattan aldık” diyor. Özel, toplumsal ya da siyasi, hayatın hiçbir alanında dinî bir referans kabul etmiyor. Anlayacağınız, dindar bir Atatürk portresi çizmeye çalışan muhafazakârların kullandıkları olayların hepsi 1923 öncesinin M. Kemal’ine aittir.</p>
<p>Peki, niye kurtuluş savaşı sırasında çok din vurgulu konuşmalar yapıyor?</p>
<p>Atatürk o dönemde taktik olarak hem komünizm taraftarıyım diyor, hem de Abdülhamit’ten daha İslamcı kavramlarla konuşuyor. İngiltere’ye karşı İslam dünyasının ve Hint Müslümanlarının yardımını almak için din vurgulu konuşmalar yapıyor. Kurtuluş Savaşı’nda Bolşevik ve İslamcı kavramları birarada kullanan M. Kemal ile 1930’larda İslamcı kavramları toplum hayatından tamamen çıkarmaya çalışan M. Kemal farklı Mustafa Kemallerdir. Atatürk’ün taktisyen tarafını, dehasını anlamak ve hangi şartlarda ne yaptı, ne söyledi diye bakmak lazım&#8230;</p>
<p>Bu, yüksek bir dehanın mı yoksa yüksek bir pragmatizmin mi işareti sizce?</p>
<p>Pragmatizm de denilebilir. Ama şu var. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında izlenen iç ve dış politika formülasyonlarını Karabekir ve Rauf Orbay’da görmüyoruz. “Bolşevizm’le İslam arasında çelişki yok mu” diye sorduklarında, M. Kemal, şu cevabı veriyor: “Var ama İslamiyet’in ümmetçiliği Bolşevizm’in enternasyonalizmine (beynelmilelciliğine) tekabül eder” diyor.</p>
<p>Atatürk’ün liberal iktisadı savunan görüşleri de var. Atatürk liberal mi?</p>
<p>Hayır. İsmet Paşa’ya göre ekonomide daha piyasa yanlısıdır ama siyasi görüşleri kesinlikle liberalizme karşıdır. Trende altı oku nasıl yapalım diye konuşurlarken, Atatürk Şükrü Kaya’ya “Siz iktisadi doktrinler uzmanısınız. Bize anlatın. Liberalizm nedir” diye soruyor. Şükrü Kaya’nın verdiği cevap “Liberalizm, sömürge ekonomisidir” oluyor. “Biz de sömürgeciliğe karşı olduğumuza göre liberalizme karşıyız” diyor Atatürk. 1937’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın altı oku anayasaya konurken&#8230;</p>
<p>Evet&#8230;</p>
<p>Liberal eğilimli Halil Menteşe, Meclis’te, “Siz, Anayasa’ya devletçiliği yazıyorsunuz. Biri çıkar da liberalizmi savunursa ne olacak?” diyor. Mebus Rasih Kaplan cevap veriyor: “Öbür dünyaya gider!” Atatürk, siyasi liberalizme kesinlikle karşı!</p>
<p>Atatürk liberal de değil. Atatürk ne peki?</p>
<p>Atatürk her şeyden önce Atatürkçü. Harbiye talebeleri Beyaz Kule’de bir akşam “sen ne olacaksın” diye aralarında laflıyorlar. Herkes bir şey söylüyor. M. Kemal susuyor. Fethi Okyar, “Sen niye susuyorsun?” diye üsteleyince, “Ben hepinizden üstün olacağım” diyor. O dönemde padişahsız bir rejim düşünülemediğinden, arkadaşları “Padişah mı olacaksın” diye gülüyorlar. “Ondan da üstün” diyor Atatürk. Büyük devrimler yapmış, büyük yetkileri elinde toplayıp kullanmış bütün liderlerin tabiatında bu var. M. Kemal her şeyden önce Atatürkçüdür.</p>
<p>Atatürkçülük nedir?</p>
<p>Burada Atatürk’ün Atatürkçülüğünü ideolojik anlamda söylemiyorum. Bütün yetkilerin kendi elinde toplanmasıdır bu. Atatürk’ün bütün siyasi hayatı kendi yetkilerini olabildiğince maksimize etmek içindir.</p>
<p>Atatürk’ün herhangi bir ideolojisi, fikri, inancı var mı?</p>
<p>Var. Atatürk’ün ideolojisi, Jön Türklerin pozitivist, materyalist ideolojisidir. Bu yüzden Atatürk’ün laiklik tatbikatı çok sert oldu. Jön Türk neslinin sloganı şudur: “Halkın bilimi dindir, aydınları dini bilimdir!” Zaten, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” demek, bilime din gibi inanmaktır. Oysa bilim bir mürşit değildir.</p>
<p>Bilim nedir?</p>
<p>Bilim bir metottur ve sadece hayatın belirli sahalarında geçerlidir. Hayatın diğer alanlarında sanat, estetik, din, edebiyat vb. geçerlidir. Hayatın her alanında bilimi egemen kıldığınızda, sonuç bilim adına diktatörlük olur. Atatürk, “hayatta en hakiki mürşit bilimdir” diyen bir kişi. Bilime çok üstün değer veriyor ama dil ve tarih görüşlerinin yanlış olduğu da bir gerçek. Demek ki bilimi yüceltmek yanılmayı önlemiyor. Aslında Atatürk’ün nihai ideolojisi, Türkiye’yi Fransa gibi bir cumhuriyet yapmaktır.</p>
<p>Fransa gibi derken ne kastediyorsunuz?</p>
<p>Liberal tarafı zayıf, devrim ve laik tarafı radikal bir modern cumhuriyet kurmak Atatürk’ün nihai ideolojisi. Bunun içinde demokrasi var ama bu demokrasi kendisinden birkaç nesil sonra ulaşılabilecek uzak bir hedef. Mesela Atatürk’ün 1930’da bir Serbest Fırka denemesi vardır. Fethi Okyar’a parti kurdurmasını, Atatürk’ün demokrasi arzusu olarak gösterirler.</p>
<p>Değil mi?</p>
<p>Aslında devletçilik uygulamasının kötü gitmesinden dolayı, ufak bir denetim grubu Meclis’e gelsin de “öyle yapmayın, böyle yapın” desin diye bir çabadır o. Ama halkın o partiyi tuttuğunu görünce Atatürk ne yapıyor? Partiyi kapatıyor, daha sert bir rejim geliyor, basın ve cemiyetler kanunları değişiyor. Türk Ocakları, kadın dernekleri kapatılıyor. Çünkü hepsi Serbest Fırka’yı destekliyorlar.</p>
<p>İnsanlar tek adam, tek parti yönetiminden çok mu bunalmışlardı?</p>
<p>Evet, çok bunalmışlardı. Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın gibi, laiklikleri Atatürk’ten çok daha önce olan insanlar bile “çok bunaldık” diye yazıyorlar. Parti mutemetlerinin Anadolu’da yaptıkları yolsuzlukları ve tahakkümü düşünmek lazım! Serbest Fırka’dan da önce, Cumhuriyet’in çok erken bir zamanında, daha 1925’te Ahmet Ağaoğlu Atatürk’e bir rapor veriyor ve “Partimiz yolsuzluğa battı. Biz halka tepeden bakıyoruz” diyor. Zaten onun için de 1930’da Serbest Fırka’yı kuran liberaller, ekonomik durgunluğun ve yolsuzluğun kaynağında otoriterlik- tek adam rejiminin olduğunu söylüyorlar.</p>
<p>Atatürk ne diyor?</p>
<p>Atatürk bunu kabullenmiyor. Atatürk’e göre yolsuzluk sistem değil, bireysel bir ahlak meselesi. Kim yolsuzluk yapıyorsa görevden uzaklaştırılmalı. Mesela Atatürk’ün Serbest Fırka hakkındaki görüşü de şudur. Fethi Okyar soruyor: “Demokraside sert kavgalar ve eleştiriler olur Paşam. Tahammül edecek misiniz.” “Edeceğiz. Başka çaremiz yok” diyor.</p>
<p>Ediyor mu peki?</p>
<p>Etmiyor tabii. Kavgalar çıktığında, Fethi Bey’i çağırıyor. “İsmet’le aranızda hakemlik yapacağım. Son sözü ben söyleyeceğim” diyor. Düşünün&#8230; Fethi Bey muhalefet lideri, İsmet Paşa da başbakan. Bernard Lewis, Atatürk ödülü kazanmış, Atatürk hayranı bir tarihçidir. Atatürk’ün pederşahi bir yönetim kurduğunu söylüyor.</p>
<p>Bütün kuvvetleri kendisinde birleştirip, millete tek başına hükmetmek mi istiyor Atatürk?</p>
<p>Bu, klasik ortaçağ türü bir istibdat değil. Bu, modern bir tek adam yönetimi! Padişah bir sülaleden geldiği için hükmeder. Stalin proletarya partisinin genel sekreteri olduğu için hükmeder. Atatürk niye hükmeder? Milletin iradesini temsil ettiği için hükmeder.</p>
<p>Milletin iradesini temsil etmek için bir şeye dayanmak lazım. O sırada demokratik ve serbest seçimler var mı?</p>
<p>O sırada Gazi bir milli kahramandır. Millet ona taparcasına bağlıdır. Kazım Karabekir’e, “Milletin bana güveni tam. Mebusları ben tayin edeyim” diyor. Atatürk eşittir millet!</p>
<p>Peki, millet böyle mi düşünüyor?</p>
<p>Hayır. Millet böyle düşünseydi Serbest Fırka’ya oy vermezdi. Serbest seçimler olsaydı, Halk Partisi kaybederdi. Bakınız&#8230; Milli hâkimiyet kavramı liberal bir kavram değildir! Bu, Rousseau’cu bir kavramdır. İki boyutu vardır. “Millet karar versin. Ortaya sandık koyalım” dediğinizde, bu milli hâkimiyet anlayışından liberal bir demokrasi çıkar! Öteki milli hâkimiyet anlayışı ise “milleti, millet için en doğru olanı bilenler temsil eder” görüşüdür. O zaman da milli irade demek, milletin iyiliğinin ne olduğunu bilenlerin iradesi demektir. Robespierre’in, Atatürk’ün, Kemalizm’in ve günümüzde Sina Akşin’in milli hâkimiyet tanımı budur.</p>
<p>Meclis’te buna karşı çıkanlar olmadı mı?</p>
<p>Oldu tabii. Mesela Kazım Karabekir ve Rauf Orbay milli irade kavramını liberal anlamda kullandılar. Zaten Falih Rıfkı da bunu açıkça söylüyor. “Zaferden sonra milli hâkimiyet kavramı, muhafazakârların ve liberallerin silahı oldu. Kemalist rejim ise orduya, bürokrasiye ve partiye dayandı” diyor. Şevket Süreyya da bunu, “dar bir kliğe dayandı” diye açıklıyor. Çünkü tek parti döneminde, milli irade, milli şefin iradesi olarak tanımlandı. “Milletin iradesini sadece Atatürk temsil eder” dediğiniz zaman da ortaya, 1930’lardaki tek adam rejimi yani şef rejimi çıktı.</p>
<p>Milletin, kendisini Atatürk’ün temsil etmesi gerektiğini düşündüğünü nereden biliyor Atatürk?</p>
<p>O bir inanç. Sınanmış bir bilgi değil. Çevresi de ona inanıyor. Milli Mücadele kahramanı olmasının ona kazandırdığı Weberyen bir karizma var.</p>
<p>Bu bir diktatörlük sistemi değil mi?</p>
<p>Ben bu tür çok değer yüklü kavramlar yerine, Atatürk rejimini, “otoriter tek adam rejimi” olarak niteliyorum. Çünkü diktatör deyince önümüzde bir Hitler, Mussolini örnekleri var. Atatürk kesinlikle o değil.</p>
<p>Atatürk’ün ilkelerinden bahsedenler hangi ilkelerinden bahsediyorlar peki?</p>
<p>Bu, genellikle altı oktur. Hâlbuki Atatürk’ün hayatında altı okun dört yıllık bir yeri vardır. 1935 öncesinde altı ok yoktur. Serbest Fırka, halktan bu kadar tasvip görünce bunlar, “liberalizmi halk niye bu kadar tutuyor” diye şaşırıyorlar. Liberalizmin karşısında bir doktrine sahip olma ihtiyacı duyuyorlar. Çünkü ortada böyle sistematik bir siyasi görüş, felsefe yok. Zaten Atatürkçü aydınların hep ihtiyaç duydukları ve yapmak istedikleri bir şeydir bu. Yakup Kadri ve Şevket Süreyya hep, “eksik kaldı bu” diye yazarlar. Atatürk döneminde aydınlarda hep böyle bir fikriyat arayışı var.</p>
<p>Niye böyle bir arayış var?</p>
<p>Çünkü Atatürk’ün görüşü çeşitli vecizeler ve uygulamalardan oluşuyor. Bu görüşün sosyolojisini, felsefesini, dünyadaki yerini, iktisada bakışını sistematik olarak izah etmek lazım. Şevket Süreyya daKadro dergisini bunun için çıkarır. Kadro dergisi bu işi sol, Türk Ocakları da muhafazakâr bir anlayışla yaparlar ve aydınlardan büyük ilgi görürler. Atatürk bunlardan hoşlanmaz ve dergiler kapatılır.</p>
<p>Atatürk aydınların ilgisinden niye hoşlanmaz?</p>
<p>Çünkü bu ilgi, ideolojik inisiyatifin, rejimin elinden kaçması demektir. Yani ideolojik inisiyatifin, Türk Ocakları ve Kadro dergisi çevresinde bağımsızlaşması demektir. Halk Partisi’nin genel sekreteri Recep Peker, Atatürk’ten işareti alır ve Yakup Kadri’yle Şevket Süreyya’yı çağırır. “İnkılâbı biz yaptık, ideolojisini siz mi yapacaksınız?” diye bağırır. Onun yerine parti, Ülkü diye kuru bir dergi çıkarır. Recep Peker altı okun teorisyenliğini yapar. Aslında o dönemde Serbest Fırka’nın çok önemli eleştirileri vardır.</p>
<p>Ne gibi eleştiriler bunlar?</p>
<p>Mesela demiryolu bu ülke için ne ölçüde önemli, onu tartışalım diyor. Bir yılda bin kişinin seyahat edeceği bir demiryolunu yapmak için şu kadar para harcamak mı iyi yoksa oraya kara yolu yapıp kalan parayla oraya fabrika kurmak mı daha iyi diye soruyor.</p>
<p>Yıl 1930. Meclis’te bütün bu konular tartışılamıyor mu?</p>
<p>Hayır. Meclis’te hiçbir eleştiri yok. Meclis’te “şeflerimizden ne gelirse onu kabul etmek boynumuzun borcudur” anlayışı var. Size bunları Meclis tutanaklarından, zabıtlardan aktarıyorum. 1920-23 arasındaki Birinci Meclis’te tartışma var. Gensoru ve kanunlara ret oyu veriliyor. Bazı hükümet tasarıları değiştiriliyor. 1923-27 arasındaki İkinci Meclis’te ise bu muhalefet ancak 1925 yılına dek sürebiliyor. Ondan sonra tartışma, eleştiri bitiyor. Çünkü 1925’te İstiklal Mahkemeleri kuruluyor ve bütün muhalefet ve basın susturuluyor. Muhalefet tamamıyla tasfiye ediliyor. Artık Üçüncü Meclis’te demokrasi tamamen bitiyor.</p>
<p>1925’te ne oluyor?</p>
<p>1923 seçimlerine giderken, bütün milletvekili adaylarını Atatürk gene tek başına belirliyor ama Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Adnan Adıvar gibi Milli Mücadele’nin kahramanlarını listeye koymazlık edemiyor. Ama bunlar Meclis’e girince tabii Meclis’te bir muhalefet oluyor. Bunlar, Terakkiperver Fırkası’nı kuruyorlar. Parti tüzüğüne, “biz liberaliz” diye yazmış isimler bunlar. Terakkiperver Fırkası 1925’te kapatılıyor. 1925’ten sonra da artık Meclis’te hiçbir muhalefet olmuyor. Bu eleştirisizlik, büyük bir beceriksizliğe, işlerin aksamasına, tıkanmasına yol açıyor. Bu durum Atatürk’te, “bize muhalefet lazımmış” görüşünü uyandırıyor. Zaten o sırada yabancı gazeteciler de kendisine hep aynı soruyu soruyorlar. “Sizde niye birden fazla parti yok? Siz diktatörsünüz” diyorlar.</p>
<p>Atatürk ne cevap veriyor?</p>
<p>“Benim hayatım milli hâkimiyet için istibdada karşı mücadeleyle geçti” diyerek, Atatürk buna çok sinirleniyor. “Biz diktatöre benziyoruz. Ben diktatörlük mirası bırakmak istemem. Yeni bir parti kuracağız” diyor. Aslında Serbest Fırka 60-70 mebustan fazla çıkaramaz diye düşünüyorlar. Öyle olmuyor. Bu yeni parti önce belediye seçimlerini kazanıyor. Halk oluk oluk ona akıyor. İktidarın el değiştireceğini anlıyorlar ve partiyi kapatıyorlar.</p>
<p>Kemalizm, liberalizm karşısında sistematik bir siyasi görüşe sahip olabildi mi hiç? Atatürk döneminde ya da sonrasında altı okun içi doldurulabildi mi?</p>
<p>Hayır, altı okun içi hiç doldurulamadı. Bir sistem getirilemedi. Sol ve liberallere karşı Kemalizm ortaya bir siyaset felsefesi koyamadı. Bu yüzden Ecevit 1970’lerde CHP’yi yüceltirken altı oku geriye çekti güvercini öne sürdü. Çünkü altı ok deyince bazı hatıraların oluşturduğu bir anlayış var. Otoriter, baskıcı, jandarma dipçiği, karakolda işkence, halkın dışlandığı, kıyafetinden ötürü Âşık Veysel’i Ankara’ya sokmayan anlayış akla geliyor.</p>
<p>Siz, “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” isimli gerçekten muhteşem bir kitap yazdınız. Yeni kitabınızda Atatürk’ün kuvvetler birliğini savunduğunu yazıyorsunuz. Atatürk’ün savunduğu kuvvetler birliği nasıl bir sistem?</p>
<p>Atatürk’ün muhalifleri de dâhil olmak üzere, Birinci Meclis’te (1920-23) herkes kuvvetler birliğini savunuyor. Atatürk, 1921 yılının ocak ayında 1921 Anayasası müzakere edilirken, kuvvetler birliğiyle ilgili müthiş bir konuşma yapıyor Meclis’te. “Kuvvetler ayrılığını savunanlar delidir, çılgındır” diyor. Herkes alkışlıyor bunu. Anlayacağınız, Meclis’teki fikir ayrılığı ve çatışma, kuvvetlerin hangi elde toplanacağı meselesinde çıkıyor!</p>
<p>Muhalifler ne istiyor? Atatürk ne istiyor?</p>
<p>Atatürk’ün muhalifleri, Meclis’in güçlü olmasını istiyorlar. “Kuvvetler birliği demek, Meclis’in güçlü olması demektir” diyorlar. Atatürk ise “Hayır Meclis değil, yürütme güçlü olmalı” diyor.</p>
<p>Yürütme dediği kim?</p>
<p>Kendisi, ordu, bürokrasi&#8230; Hükümet teşkilatı&#8230; Aslında hükümet demek M. Kemal Paşa demek. Yürütmeyi en üste görüyor M. Kemal. “İcra eden, karar verenden daima daha güçlüdür” diyor. Yani “hükümet, Meclis’in üstündedir, yargı da siyasi konularda yürütmeye bağlı olmalıdır” diyor. Muhalifler ise, Meclis’in yürütmenin üstünde olmasını savunuyor. M. Kemal’in görüşleri bugün çok tuhaf gelebilir ama Ocak 1921’de Meclis’te yaptığı konuşma bu. Zaten arşive ve belgelere indiğinizde, Atatürk’ün yargı bağımsızlığını reddettiğini görüyorsunuz! Sadece 1921’de değil, sonraki gelişmeler de hep bu yönde oldu. Kemalist rejim, yürütmenin üstün olduğu bir kuvvetler birliği sistemi kurdu. Zaferden sonra Atatürk milletvekillerini de tayin etti.</p>
<p>Bütün kuvvetleri birleştirip, tek başına hepsine hükmetmeyi mi istiyor Atatürk?</p>
<p>Atatürk, Türk milletinin lehine olan yolu kendisinin tuttuğunu, diğer bütün yolların Türk milleti için zararlı olacağını düşünüyor. Kendisinin tuttuğu yoldan gidilmesinin, bir inkılâp, yenilik olduğunu düşünüyor. Bu düşünceyle, yasama, yürütme ve siyasi konularda da yargı erkinin kendi emrinde toplanmasını istiyor. İsmet Paşa’yı eleştiren Atatürkçüler, “Halk Partisi’ne değişmez genel başkanlık sistemini 1939 kurultayında İsmet Paşa getirdi” derler. Hayır, değişmez genel başkanlık sistemi 1927 tüzüğünde kabul edildi. Şeflik sistemidir bu.</p>
<p>YARIN:</p>
<p>Tek adam sisteminin tırmanışı, Meclis’teki çatışmalar, Nutuk’ta eksik olan belgeler,Atatürk’ün kurduğu yargı, Basının hapse atılması, İsmet Paşa’ya tutuklama kararı, Kemalistlerin Hitler’e hayranlığı.</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html" title="neşe düzel taha akyol röportajı">neşe düzel taha akyol röportajı</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html" title="neşe ile ilgili yargılar">neşe ile ilgili yargılar</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html" title="atatürk ve hukuk taha akyol">atatürk ve hukuk taha akyol</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html" title="atatürkün ihtilal hukuku kitap özeti">atatürkün ihtilal hukuku kitap özeti</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html" title="nese duzel p">nese duzel p</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html" title="neşe düzel taha akyol röportaji tam metin">neşe düzel taha akyol röportaji tam metin</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-yargi-bagiosizligini-reddediyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Neşe Düzel&#8217;in Taha Akyol Röportajı II:Hâkimler, otoriteye hizmet edecekler</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 13:07:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk hukuka nasıl bakıyor]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk neye inanıyordu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve basın]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve Güçler birliği ilkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Erken cumhuriyet döneminde liberaller-otoriterlerin çekişmesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3314</guid>
		<description><![CDATA[“Atatürk, ‘liberal cumhuriyet’ isteyenlerin Meclis’te olmadığı bir sırada ‘Cumhuriyet’in ilan’ıyla ilgili tasarıyı Meclis’e getiriyor. Aynı zamanda o tasarıda cumhurbaşkanına aşırı yetkiler veriliyor. Olay budur!.” “Yargının otoriteye hizmet etmesini istiyor Atatürk. ‘Hâkimler, inkılâba hizmet etmelidir’ diyor. Onlar da hizmet ediyor. Ankara Hukuk Fakültesi bunun için açılıyor. Ülkede buna göre bir yargı sistemi oluşturuluyor.” “Yargıtay’ın hâlâ ‘ilkelerimiz’ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> “Atatürk, ‘liberal cumhuriyet’ isteyenlerin Meclis’te olmadığı bir sırada ‘Cumhuriyet’in ilan’ıyla ilgili tasarıyı Meclis’e getiriyor. Aynı zamanda o tasarıda cumhurbaşkanına aşırı yetkiler veriliyor. Olay budur!.”</p>
<p>“Yargının otoriteye hizmet etmesini istiyor Atatürk. ‘Hâkimler, inkılâba hizmet etmelidir’ diyor. Onlar da hizmet ediyor. Ankara Hukuk Fakültesi bunun için açılıyor. Ülkede buna göre bir yargı sistemi oluşturuluyor.”</p>
<p>“Yargıtay’ın hâlâ ‘ilkelerimiz’ diye resmî deklarasyonu var. Birinci ilke, Atatürk ilke ve inkılâpları! Adalet anlayışı bakımından çok yanlış! Yargıtay’ın temel ilkeleri adalet ve tarafsızlık olur! Vatandaş hak ve hürriyetleri olur!”</p>
<p>***</p>
<p>NEDEN TAHA AKYOL</p>
<p>Atatürk’ün dönemi toplumun geneli açısından hâlâ kapalı bir kutudur. Onun, spordan müziğe hayatın pek çok alanındaki vecizelerini biliriz ama bu toplumun en temel meselesi olan demokrasi, hukuk ve yargı konularındaki düşüncelerini ve yaklaşımını bilmeyiz. Sanki Atatürk demokrasi, hukuk ve yargı konularında hiç konuşmamıştır. Ama öyle değil. Gazeteci, yazar, araştırmacı Taha Akyol bir ilki gerçekleştirdi ve Atatürk’ün resmî kaynaklarda yer almayan konuşmalarını arşivlere ve belgelere inerek ortaya çıkardı. Atatürk’ün demokrasi, hukuk ve yargıyla ilişkisini ve bunun günümüz Türkiye’sine etkisini bütün berraklığıyla gözler önüne serdi. Taha Akyol’un, Atatürk’ün ve Kemalizm’in içini dolduran bu muhteşem çalışması, “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” adıyla Doğan Kitap’tan yeni çıktı. Acaba Atatürk milli egemenlik, demokrasi, hak ve hürriyetler, hukuk, yargı konularında neler dedi? Bu kavramların içini nasıl doldurdu? Atatürk’ün bağımsız ve tarafsız yargıya bakışı neydi? Nasıl bir yargı istedi? Atatürk baştan beri nasıl bir sistem tasarladı? Kendisine karşı çıkıldı mı? Karşı çıkanlara ne oldu? 1920’de açılan Meclis 1925’e dek neler tartıştı? Cumhuriyet’in ilanı ve anayasalar nasıl yapıldı? Muhalefet ne istedi? Kemalistler ne dedi? 1925’ten 1938’e dek nasıl bir yasama organı ve yargı oluşturuldu? Hukuk nasıl iktidarın hizmetine sokuldu? Hangi kanunlar, kim ve kimler için, niye çıkarıldı? Nutuk’ta yapılan suçlamalar gerçek miydi? Taha Akyol, bütün bu sorulara belgelere dayanan çok net, çok çarpıcı cevaplar verdi.</p>
<p>***</p>
<p>-2-</p>
<p>Taha Akyol’la yaptığımız ve dün birinci bölümünü yayımladığımız konuşmayı bugün kaldığımız yerden sürdürüyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>NEŞE DÜZEL: Atatürk’ün İhtilal Hukuku isimli yeni kitabınızda, ünlü Kemalistlerden biri, dünyada ilk şeflik sistemini Atatürk’ün kurduğunu ve Mussolini ve Hitler’in Atatürk’ten etkilendiğini söylüyor&#8230;</p>
<p>TAHA AKYOL: Prof. Vasfi Raşit Sevig, 1938 basımlı Anayasa kitabında yazıyor bunu. Bir de sadece o değil, Yakup Kadri de&#8230; Atatürk hayattayken Falih Rıfkı da yazıyor bunu. “Biz, gazeteci olarak Hitler’i ziyarete gittik. Hitler, ben M. Kemal’in öğrencisiyim dedi” diyor Falih Rıfkı. Ben Hitler’in korkunç egosunun böyle bir şey söyleyeceğini tahmin etmiyorum ama şu var. Bu satırlar yazılırken, Hitler’in akıbeti de henüz belli değildi. Onun için de, 1930’larda Kemalistlerde görülen Hitler ve Mussolini hayranlığı ya da takdirkârlığı, bu liderlerin kurdukları otoriter sistemle ilgilidir.</p>
<p>Peki, Atatürk, Cumhuriyet’in en başından itibaren bir otoriter tek adam sistemi kurmak için mi uğraşıyor?</p>
<p>Bir kere şu yetkiler var. Atatürk, Meclis’i seçiyor. İstiklal Mahkemeleri yoluyla yargılama yapılıyor. Meclis’in onayı olmadan idamlar yapılabiliyor. Öyle ki, 1924 Anayasası’nda milletvekillerinin dokunulmazlığı var ama Kazım Karabekir dokunulmazlığı kaldırılmadan tutuklanıyor! O sırada İsmet Paşa Başvekil. Karabekir’i idamdan kurtarmaya çalışıyor ama İstiklal Mahkemesi, Karabekir’i savunuyor diye İsmet Paşa hakkında da tutuklama kararı veriyor.</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri Atatürk’ten habersiz İsmet Paşa hakkında böyle bir uygulama yapabilir mi?</p>
<p>Yapamaz. Atatürk, İsmet Paşa’yı İzmir’e çağırıp konuşuyor. İsmet Paşa boyun eğmek zorunda kalıyor ve Karabekir’in tutuklanmasını haklı buluyor. Ama iş karar safhasına gelince tekrar Atatürk’le görüşüp Karabekir’i kurtarıyor. Aslında Atatürk ile İsmet Paşa arasındaki şu fark önemlidir. Atatürk hayatı boyunca Fransız ihtilaline çok önem vermiş ve onu referans yapmıştır. İsmet Paşa’nın ise Fransız ihtilali hakkında tek sözü yoktur. Onun hayran olduğu sistem İngiliz demokrasisidir.</p>
<p>İsmet Paşa liberal mi? Kürtlere yönelik çok sert önlemler öneren, ünlü Doğu Raporu’nu yazan, Dersim katliamında büyük rol oynayan İsmet Paşa değil midir?</p>
<p>Evet. Yıl 1925&#8230; Şark isyanı çıkmış, Atatürk çok sert önlemler istiyor. Gerçek bir liberal olan başvekil Fethi Bey, “Ben hürriyetperver bir insanım. Bunları yapamam” diyor ve istifa ediyor. İsmet Paşa ise hazır!</p>
<p>Nasıl hazır?</p>
<p>Fethi Bey Başbakan’ken Atatürk’le görüşerek Takrir-i Sükûn Kanunu’nu hazırlamışlar. Bu kanundan ilk yargılanan Şeyh Sait oluyor. Arkasından İzmir Suikastı davasının sanıkları ve İttihatçılar yargılanıyor. Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanarak herkesi İstiklal Mahkemeleri’nde yargılıyorlar. İsmet Paşa hem İstiklal Mahkemeleri’nin ve Takrir-i Sükûn Kanunu’nun en şahin uygulamayıcısıdır! Hem de bu mahkemeleri kaldırmaya Atatürk’ü o ikna etmiştir. Karabekir’i idamdan kurtarmış, Rauf Orbay’ı aklamıştır. 1946’da demokrasiye geçme kararını verebilecek bir potansiyele de sahiptir. Yapmayabilirdi 1946’da bunu.</p>
<p>Siz kitabınızda, Karabekir’in İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasının orduda huzursuzluk yarattığını, insanların, tutuklanan paşalara alkışlı sevgi gösterilerinde bulunduğunu yazıyorsunuz. Karabekir’i gerçekten kurtaran İsmet Paşa mı yoksa ordunun desteği mi?</p>
<p>Onun da payı var. İsmet Paşa, Karabekir’i idamdan kurtarmak için Atatürk’e gidiyor. “Yapmayalım&#8230; Orduda huzursuzluk çıkar. Bırakalım&#8230; Karabekir köşesine çekilir, siyasetle uğraşmaz” diyor. Atatürk de peki diyor ve mahkemenin hâkimi Kel Ali’ye söylüyor. Karabekir beraat ettiriliyor ve İstanbul’da köşküne çekiliyor.</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri, sadece Meclis’teki Terakki Perver Fırkası muhalefetini değil, Meclis dışındaki İttihatçıları da tasfiye ediyor. Atatürk’e yönelik İzmir Suikastı’na karışmadığı çok açık olan eski Maliye Nazırı Cavit Bey, suikasta karıştığı bahanesiyle idam ediliyor. İsmet Paşa onu da kurtarmaya çalışıyor mu?</p>
<p>Şu kadarını biliyorum. İsmet Paşa, sonradan aktardığı hatıralarında bu olaya üzüldüğünü söylüyor. Zafer Toprak’ın deyimiyle, Türkiye’de modern maliye sistemini kuran çok değerli bir adamdır Cavit Bey. Muhalif olabilir diye idam ediliyor. İttihatçı deyince, günümüzde hep akla Jakoben, eli silahlı, diktatör tipler geliyor. İttihatçıların böylesi var ama onların arasında Cavit Bey gibi liberaller de var. Cavit Bey, Ermeni tehcirine karşıydı. Mesela Karabekir de İttihatçıdır ama bütün kitaplarında İttihat-Terakki liderlerini eleştirir. İttihat-Terakki’nin bir liberal kanadının olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Ama gene de hâkim renk silahlı Jakoben gruptur tabii.</p>
<p>Peki&#8230; Cumhuriyet, Atatürk’ün kurmayı istediği bir sistem miydi işin başından beri?</p>
<p>Milli Mücadele sırasında Atatürk’ün cumhuriyeti kötüleyen sözleri vardır. Çünkü eğer o sırada cumhuriyet deseydi, Milli Mücadele etrafında sağlanan birlik hemen dağılırdı.</p>
<p>Milli Mücadele, ülkenin, saltanatın ve hilafetin kurtarılması için yapıldı, onun için mi?</p>
<p>Evet. Aslında Cumhuriyet’in kuruluşu Türkiye’de iyi incelenmemiş bir konu. Bakın&#8230; O dönemde Meclis’te cumhuriyete karşı kimse yoktu. Saltanat oybirliğiyle kaldırıldı! Sonradan saltanatçı olarak suçlanan Milli Mücadele kahramanları Kazım Karabekir, Rauf Orbay, saltanatın kaldırılması için Meclis’te önerge verenlerin başında geliyorlardı. kısacası Meclis’te herkes “cumhuriyet olsun” diyordu.</p>
<p>Tartışma hangi noktada çıkıyordu?</p>
<p>Tartışma şu noktada çıkıyordu. Muhalifler, “Cumhuriyet, kuvvetler ayrılığını kabul etsin” istiyorlardı. “İlan edilecek cumhuriyette, reisicumhur parti başkanı olmasın. Cumhurbaşkanı istediği zaman Meclis’i feshedip seçimlere gidemesin. Başkumandanlık, cumhurbaşkanı değil, Meclis tarafından temsil edilsin” diyorlardı. Kemalistler ise tam tersini istiyordu. Yoksa Meclis’te kimse, halifeyi geri çağıralım, onu padişah yapalım demiyordu. Asıl tartışma&#8230;</p>
<p>Evet&#8230;</p>
<p>Asıl tartışma, “bütün yetkileri M. kemal Paşa’da toplayan bir cumhurbaşkanlığı mı olsun, yoksa M. Kemal’in yetkilerini azaltıp, bu yetkileri Meclis’e verecek bir cumhurbaşkanlığı mı olsun?” meselesi üzerine yapılıyordu. Ve, Cumhuriyet’in ilanı aceleye getirildi.</p>
<p>Kim, nasıl aceleye getirdi?</p>
<p>Ders kitaplarında anlatıldığı gibi padişahçı güçlü bir grup vardı da, Atatürk onların elinden çekti cumhuriyeti kurtardı gibi değil olay! Bir yanda liberal cumhuriyet isteyenler var. Bunlar, muhafazakârlar ve liberaller. Diğer yanda, devrimci-otoriter bir cumhuriyet isteyenler var. İşte Atatürk, liberal cumhuriyet isteyenlerin Meclis’te olmadığı bir sırada cumhuriyete ilişkin tasarıyı Meclis’e getiriyor. Aynı zamanda o tasarıda cumhurbaşkanına da aşırı yetkiler veriliyor. Olay budur! Yani kavga cumhurbaşkanının yetkileri ne olacak konusunda veriliyor. Ekim 1923&#8230;</p>
<p>Tam olarak ne yaşanıyor?</p>
<p>1924 Anayasası’nı hazırlayan komisyon çalışıyor. Herkes, bu komisyon bir anayasa tasarısı hazırlayacak ve bunun içinde cumhurbaşkanının yetkileri de olacak, Meclis olarak hep birlikte oturup bunu tartışacağız diye bekliyor. Tam o sırada M. Kemal bir hükümet krizi çıkarıyor. Herkes bir yerlere dağılmış ve bu krizle meşgulken, M. Kemal Cumhuriyet’i ilan eden tasarıyı Meclis’e getiriyor. Böylece cumhurbaşkanına, başkumandanlık ve Meclis’i fesih yetkisi veriliyor. Cumhurbaşkanı partili olabiliyor.</p>
<p>Muhalefet ne yapıyor?</p>
<p>Muhalefetin haberi yok. Ertesi gün Cumhuriyet’in ilan edileceğini, sadece Atatürk’ün haber verdiği mebuslar biliyor. Cumhuriyet ilan edilirken onlar Meclis’te değiller. Çünkü hükümet krizi çıktı diye herkes dağılıyor. Bir kısmı İstanbul’a gidiyor. Hükümet kriziyle meşguller. Sonunda Cumhuriyet 158 milletvekiliyle ilan ediliyor ve Cumhurbaşkanı seçiliyor. Hâlbuki 258 milletvekilinin olması lazım. Kısacası Atatürk, Meclis’te liberallerin tartışma çıkarmasına meydan vermeden, bütün yetkilerin cumhurbaşkanında toplandığı bir formülle Cumhuriyet’i ilan ediyor!</p>
<p>Buna karşı çıkanlar oluyor mu?</p>
<p>Rauf Orbay karşı çıkıyor. Partiye çağırılıyor ve sorgulanıyor. Ağır hakaretlere maruz kalıyor. Karabekir karşı çıkıyor. Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit de eleştiriyorlar. Eğer itiraz edecek mebuslar o gün Meclis’te olsalardı, durum değişirdi. Bunlar, yetkilerin tek adamın elinde toplanmasını önlemek için zaten mücadele ediyorlardı ama hiçbiri o sırada Meclis’te değiller. Liberallerden sadece Niğde Milletvekili Ebubekir Hazım Bey o gün Meclis’te. O, cumhurbaşkanının Meclis’i fesih yetkisine muhalefet şerhi koyuyor&#8230;</p>
<p>Atatürk yargı bağımsızlığını da kabul etmiyor. Nasıl bir yargı istiyor?</p>
<p>Atatürk inkılâbın emrinde bir yargı istiyor. Mesela Şapka Kanunu’nun uygulanmasında adli mahkemelere güvenilmediği için İstiklal Mahkemeleri devreye sokuluyor. Mesela halkın, Serbest Fırka’ya oy vermesi önleniyor&#8230; Hadiseler oluyor&#8230; İzmir, Denizli ve Antakya’daki mahkemeler, bunları serbest bırakıyor. Fethi Bey, Meclis’te yaptığı konuşmada yargının adil ve tarafsız tavrına teşekkür ediyor. Atatürk ise yargının bu tavrından şikâyet ediyor. “Böyle olmaz. Hâkimler, inkılâba hizmet etmelidir” diyor.</p>
<p>Atatürk ilke ve inkılâpları demek, devletin menfaatini önde tutmak demek mi?</p>
<p>Öyledir. Devletin menfaati, otoritenin üstünlüğü&#8230; Atatürk’ün hâkimlere hitaben yaptığı pek çok konuşmasında, devlet ve hükümet otoritesinden korkulması gerektiğine dair sözleri vardır. Bu bir ihtilal hukukudur! Normal bir rejimde evrimle gelişen normal bir hukuk sistemi değildir bu. Onun için de Jakobendir. Atatürk, Ocak 1921’de Meclis’te yaptığı uzun konuşmasında, “Vatandaşın işlerine ilişkin konularda mahkemeler bağımsızdır. Kimse müdahale etmesin. Ama siyasi konularda yargı yürütmeye bağlıdır” diyor.</p>
<p>Atatürk döneminde hiç bağımsız yargı oldu mu?</p>
<p>Belki olmuştur. Ama ben size pek çok bağımlı yargı örneği verebilirim. Atatürk, yargının otoriteye, inkılâba hizmet etmesini istiyor. Yargı da inkılâba hizmet ediyor. Ankara Hukuk Fakültesi onun için açılıyor ve eğitim ona göre yapılıyor ve ülkede ona göre bir yargı sistemi oluşturuluyor.</p>
<p>Atatürk’ün bu bağımlı yargı anlayışının, bugüne ulaşan etkileri var mı?</p>
<p>Elbette. Mesela 28 Şubat yargısı&#8230; Ben bugünkü özel yetkili mahkemelerden de çok rahatsızım. Mutlak güç suiistimale müsaittir. Mutlak güç yozlaştırır. Raymond Aron, “Fransa gibi devrim geçiren ülkelerde tarafsız yargı kültürü çok gecikerek yerleşiyor” der. Mesela Bizde Yargıtay’ın ilkelerimiz diye bir resmî deklarasyonu var. Birinci ilke, Atatürk ilke ve inkılâpları&#8230; Adalet anlayışı bakımından çok yanlış bir şey bu. Yargıtay’ın temel ilkeleri adalet olur, tarafsızlık olur, vatandaş hak ve hürriyetleri olur. Temel ilkeniz bunlar değilse, 301. Madde’den bir dava önünüze geldiğinde siz nasıl karar verirsiniz? Problem işte orada ortaya çıkıyor. Mesela Atatürk döneminde geçmişe yürüyen ceza kanunları çıkarıldı!</p>
<p>Geçmişe yürüyen ceza kanunu çıkarmak hukukun temel ilkesine karşı değil midir?</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri geçmişe yürüyen uygulamalar yaptılar. Aynı şeyi, 27 Mayıs’ta inkılâpçı hocalar da yaptı. “İnkılâp dönemlerinde geçmişe yürüyen kanunlar çıkarılabilir” dediler ve Menderes’i asmak için geçmişe yürüyen kanun çıkarıldı. Bakın&#8230; Ben Atatürk’e saygılı davranılması gerektiğine inanıyorum. Atatürk milli kahraman, milli simge! Bunların hepsi doğru&#8230; Ama siz, Atatürk’ün o dönemdeki metotlarını bugün de böyle kutsadığınız zaman, işte böyle geçmişe yürüyen kanunlar çıkarıyorsunuz. İstiklal Mahkemeleri’ni yücelterek bugün Türkiye’de adil bir cumhuriyet tesis edilemez.</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri’ni hâlâ kim yüceltiyor?</p>
<p>Bütün inkılâp tarihi kitapları yüceltiyor. İrticaı ezdi deniyor. Nutuk’ta İstiklal Mahkemeleri hakkında çok övgü vardır. “Cumhuriyet’in pençesi asileri, mürtecileri, isyancıları ezdi” diye ifadeler vardır. Onun için Nutuk’u bir doktrin kitabı olarak değil, tarihî ve siyasi bir belge olarak okumak lazım&#8230;</p>
<p>Nutuk’u, 1927’de artık bütün muhalefetin tasfiye edildiği, basının susturulduğu, kimsenin konuşamadığı ve cevap veremediği bir ortamda Cumhuriyet Halk Partisi’nin kongresinde altı günde okuyor Atatürk. Bu durumda bir dönemin tarihi sadece bir kişinin bakış açısıyla oluşturulmuş olmuyor mu?</p>
<p>Nutuk, Halk Fırkası tarafından da onaylandı ve partinin görüşü oldu. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay o devirde saygın isimler. Siz bunları 1925’te ellerine kelepçe vurup hapse atmışsınız. 1927’de Nutuk’u okuduğunuz zaman, bu yapılanı haklı göstermek için onlara hain, padişahçı, mürteci demeniz lazımdı. Dendi de! Nutuk, Atatürk’ün kurduğu tek partili Cumhuriyet’i meşrulaştırmak için söylediği bir siyasi söylevdir. Biz farklı bir tarih olduğunu, ancak 1950’lerden itibaren çıkmaya başlayan hatıralardan öğrenebildik. Atatürk’e sevgisi saygısı besbelli olan isim Şevket Süreyya bile “Nutuk siyasi bir vesikadır” diyor. Nutuk’un içinde çok önemli belgeler vardır ama her belge yoktur.</p>
<p>Nutuk’ta hangi belgeler yok?</p>
<p>Mesela Nutuk’ta, Erzurum Kongresi’nde “Manda ve himaye kabul edilemez” diye bir maddenin kabul edildiği yazılı. Oysa böyle bir madde yok. Aksine, manda fikri reddedilmekle beraber, tarafsız bir devletin Türkiye’ye yardım etmesinin kabul edileceği fikri var orada.</p>
<p>Atatürk niye Erzurum Kongresi’nde manda ve himaye kabul edilemez diye bir madde olduğunu öne çıkarıyor peki?</p>
<p>Rauf Bey gibi muhalifleri mandacılıkla suçlamak için&#8230; Ama Nutuk’ta İsmet Paşa’nın adını zikretmez. Oysa İsmet Paşa da manda yanlısı. Rauf Bey ise kesinlikle mandaya karşıydı. Sivas Kongresi’nde mandanın kabul edilmesini bir ara takrir vererek önleyen Rauf Bey’dir. Atatürk’ün de Sivas Kongresi’nde mandaya karşı tek bir cümlesi yoktur.</p>
<p>Bunlar Nutuk’ta yok ama&#8230; Peki bize okutulduğu üzere, Halide Edip mandacı mıydı?</p>
<p>Yanlış bir soru bu. Çünkü manda kavramına bugün verilen anlamla o gün verilen anlam farklı. Ülkeyi, kurtuluş savaşıyla mı yoksa diplomasi yoluyla mı kurtaralım, yani Amerika’dan destek alarak mı kurtulalım arayışıdır bu. Başlangıçta Atatürk’ün kendisi de “siyasetle kurtulalım” görüşündeydi. Milli Mücadele’yi düşünmüyordu. Harbiye nazırı olmak istiyordu. İstanbul’da hiçbir şey yapılamayacağı görüldükten sonra&#8230;</p>
<p>Ne oldu?</p>
<p>Anadolu’da Milli Mücadele başladı. Mandacı denenler de bir süre sonra Milli Mücadele’yi canla başla desteklediler zaten&#8230; Mesela İsmet Paşa, Halide Edip böyledir. Bu yüzden eğer siz, bir dönemde Türkiye’nin çıkışı için Amerika’dan destek alalım görüşüne mandacılık derseniz, bu mantıkla günümüzde AB’yi savunan liberaller de dâhil herkes mandacı olur. Dedim ya&#8230;</p>
<p>Evet&#8230;</p>
<p>Bunu isteyenlerden biri de İsmet Paşa’dır. Karabekir, İsmet Paşa’nın bu konuda yazdığı üç mektubuİstiklal Harbimiz kitabında yayımladı. Ama Nutuk’ta mandacılar sayılırken İsmet Paşa yoktur&#8230; Türkiye’nin Anadolu’da başlatılacak bir silahlı milli mücadeleyle kurtulabileceğini ilk düşünen isim Karabekir’dir.</p>
<p>Bugün 1921 Anayasası da çok yüceltiliyor&#8230; Atatürk 1921 Anayasası’nı neye göre şekillendiriyor?</p>
<p>23 Nisan 1920’de açılan Meclis demokratiktir, çok seslidir. Bu yüzden övülmeye layıktır ama, 1921 ve 1924 anayasalarının yüceltilmesinin bir hukuki temeli yoktur. Bu bir muhafazakâr romantizmdir. Türkiye’nin bugün 21 ve 24 anayasalarından alabileceği bir şey yok. Bizde en liberal anayasa 1876 Meşrutiyet Anayasası’dır. Çünkü temel saiki, padişahın yetkilerini sınırlamaktır. Yani devleti, iktidarı sınırlamaktır.</p>
<p>1924 Anayasası’nın temel saiki nedir?</p>
<p>1924 Anayasası’nın temel saiki, iktidarın gücünü, inkılâbın otoritesini arttırmaktır. Atatürk döneminde liberallerin ikide bir Osmanlı Meclisi’nin yaptığı Kanun-i Esasi’yi referans göstermeleri bundandır. Kanun-i Esasi’ye göre İstiklal Mahkemeleri gibi fevkalade mahkemeler kurulamaz. Belli bir olayı yargılamak için yeni bir mahkeme kurulamaz. Mesela bu ilkeyi 1924 Anayasası’na almadılar.</p>
<p>Atatürk 1921 Anayasası’nı neye göre şekillendiriyor diye sormuştum.</p>
<p>Atatürk “1921 Anayasası’nı kuran ayetleri gibi öğretmek lazım” diyor. Çünkü bu anayasa, hâkimiyeti İstanbul’dan alıp Ankara’ya veriyor. Ama buna tam bir anayasa demek mümkün değildir. Bunda, bir anayasada olması gereken temel hak ve özgürlükler ve yargı konuları yoktur mesela. Bir geçiş dönemi anayasasıdır bu. Atatürk’ün 1924 Anayasası’nı ise öven, savunan hiçbir sözü yok.</p>
<p>Kendi anayasası&#8230; Niye övmüyor?</p>
<p>Çünkü 1924 Anayasası eksikliklerine rağmen modern bir anayasaydı ve bu anayasada ister istemez temel hak ve hürriyetler, basın hürriyeti, yargı bağımsızlığı, dokunulmazlık gibi bazı modern unsurlar olmak durumundaydı. Dolayısıyla 1924 Anayasası’na referansta bulunmak, inkılâpçı otoriteyi sınırlardı. Hâlbuki inkılâbın otoritesi, anayasanın ve kanunun da üstündeydi. Nitekim rejim, bu anayasanın maddelerini kullanmadı. Ama muhalefet kullandı. Liberaller, Dersim Kanunu’na karşı çıkarken, “1924 Anayasası’na aykırı” dediler. İktidar ise, “devlet menfaati bunu gerektiriyor” dedi.</p>
<p>neseduzel@gmail.com</p>
<p>» YARIN: Gazeteciler niye hapse atılıyor? Vatana ihanet kanunu kimler için değiştiriliyor? Olağanüstü mahkemelerde kimler yargılanıyor? Liberal İtalyan ceza kanunu nasıl değiştiriliyor? Atatürk idam cezasından yana mı? Basınla ilişkileri nasıl? Kendi medyasını kuruyor mu?</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="taha akyol ropörtajları">taha akyol ropörtajları</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="güçler birliği ilkesi">güçler birliği ilkesi</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="nese duzel">nese duzel</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="neşe düzel taha akyol söyleşisi 1 bölüm">neşe düzel taha akyol söyleşisi 1 bölüm</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="nutuk tan soru ve cevaplar">nutuk tan soru ve cevaplar</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="taha akyol son röportaj">taha akyol son röportaj</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html" title="taha akyolla röportaj">taha akyolla röportaj</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-iihakimler-otoriteye-hizmet-edecekler.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Neşe Düzel&#8217;in Taha Akyol Röportajı: Atatürk kendi medyasını kuruyor</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 13:04:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk döneminde besleme basın]]></category>
		<category><![CDATA[Hint müslümanlarının milli mücadele için gönderdiği paralar]]></category>
		<category><![CDATA[hint müslümanlarının parası cumhuriyet gazetesine verildi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3312</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk kendi medyasını kuruyor. Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye de bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra ülkede basın sustu.” “Hüseyin Cahit, A. Emin Yalman gibi laik gazeteciler rejimi eleştirdikleri için suçlandılar. ‘Siz, hükümeti eleştirerek otoritesini sarstınız. Şeyh Sait de sizden cesaret alarak isyan etti!’ diye Şark İstiklal [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk kendi medyasını kuruyor. Atatürk’ün, ‘Bu Cumhuriyet, kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek’ diye de bir konuşması var. Nitekim 1925 ve 1926’daki yargılamalardan sonra ülkede basın sustu.”</p>
<p>“Hüseyin Cahit, A. Emin Yalman gibi laik gazeteciler rejimi eleştirdikleri için suçlandılar. ‘Siz, hükümeti eleştirerek otoritesini sarstınız. Şeyh Sait de sizden cesaret alarak isyan etti!’ diye Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandılar.”</p>
<p>“İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasından Sivas milletvekilini on yıla mahkûm ediyor. Adam, ‘Ben Atatürk’e nasıl suikast yaparım’ diye karara itiraz ediyor. ‘İtiraz mı ediyorsun’ deyip adamı asıyorlar.”</p>
<p>***</p>
<p>NEDEN TAHA AKYOL</p>
<p>Atatürk’ün dönemi toplumun geneli açısından hâlâ kapalı bir kutudur. Onun, spordan müziğe hayatın pek çok alanındaki vecizelerini biliriz ama bu toplumun en temel meselesi olan demokrasi, hukuk ve yargı konularındaki düşüncelerini ve yaklaşımını bilmeyiz. Sanki Atatürk demokrasi, hukuk ve yargı konularında hiç konuşmamıştır. Ama öyle değil. Gazeteci, yazar, araştırmacı Taha Akyol bir ilki gerçekleştirdi ve Atatürk’ün resmî kaynaklarda yer almayan konuşmalarını arşivlere ve belgelere inerek ortaya çıkardı. Atatürk’ün demokrasi, hukuk ve yargıyla ilişkisini ve bunun günümüz Türkiye’sine etkisini bütün berraklığıyla gözler önüne serdi. Taha Akyol’un, Atatürk’ün ve Kemalizm’in içini dolduran bu muhteşem çalışması, “Atatürk’ün İhtilal Hukuku” adıyla Doğan Kitap’tan yeni çıktı. Acaba Atatürk milli egemenlik, demokrasi, hak ve hürriyetler, hukuk, yargı konularında neler dedi? Bu kavramların içini nasıl doldurdu? Atatürk’ün bağımsız ve tarafsız yargıya bakışı neydi? Nasıl bir yargı istedi? Atatürk baştan beri nasıl bir sistem tasarladı? Kendisine karşı çıkıldı mı? Karşı çıkanlara ne oldu? 1920’de açılan Meclis 1925’e dek neler tartıştı? Cumhuriyet’in ilanı ve anayasalar nasıl yapıldı? Muhalefet ne istedi? Kemalistler ne dedi? 1925’ten 1938’e dek nasıl bir yasama organı ve yargı oluşturuldu? Hukuk nasıl iktidarın hizmetine sokuldu? Hangi kanunlar, kim ve kimler için, niye çıkarıldı? Nutuk’ta yapılan suçlamalar gerçek miydi? Taha Akyol, bütün bu sorulara belgelere dayanan çok net, çok çarpıcı cevaplar verdi.</p>
<p>***</p>
<p>-3-</p>
<p>Taha Akyol’la yaptığımız ve önceki gün birinci dün de ikinci bölümünü yayımladığımız konuşmayı bugün tamamlıyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri önce firari askerleri yargılamak için kuruluyor. Daha sonra nasıl biçim değiştiriyor?</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri, Birinci Meclis döneminde (1920-23) Meclis’in denetimi altında bulunuyor. İki ayda bir Meclis’e rapor veriyor ve vatandaş şikâyet edebiliyor ve Meclis, gerektiğinde “sen adil davranmıyorsun” deyip mahkemeyi lağvediyor ve yerine başka bir mahkeme kuruyor. Fakat bu Meclis denetimi 1925’ten itibaren bitiyor. Artık bu mahkemeler İsmet Paşa’yı, Karabekir’i bile tutukluyor. Zira 1923’te seçimlerden önce Hıyanet-i Vataniye Kanunu değiştiriliyor.</p>
<p>Vatana ihanet kanunu niye değiştiriliyor?</p>
<p>Görüntüde saltanat ve irtica taraftarlığı vatan hainliği sayılacak ama tabii böyle olmuyor. Kanun her türlü muhalefeti içine alacak şekilde tatbik ediliyor. Sonuçta rejime muhalefet eden herkes hıyanet-i vataniye suçundan İstiklal Mahkemeleri’ne sevk ediliyor.</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri tam olarak kimleri yargılıyor?</p>
<p>Meclis’in içindeki ve dışındaki muhalefeti, İttihatçıları, basını ve Şapka Kanunu’na direnenleri, bütün muhalefeti yargılıyor. İsmet Paşa ise İstiklal Mahkemeleri’ni şöyle savunuyor: “Şeyh Sait isyanı basit bir hadiseydi. Normal, basit askerî tedbirlerle çözülebilirdi. Esas büyük hadise ise memlekette umumi bir muhalefet ve kargaşa olmasıydı. Biz onun için İstiklal Mahkemeleri’ni devreye soktuk” diyor. Bakın&#8230;</p>
<p>Evet&#8230;</p>
<p>Bir inkılâpçı bütün bunları savunabilir, Fransız ihtilalinde bu uygulamaların çok daha fecileri var. Ama bunları bir kültürel değer olarak günümüzde de kabul ettiğiniz takdirde, işte o zaman siz tarafsız ve adil bir yargı kuramıyorsunuz. Maalesef işte bu yargı kültürünün oluşturduğu hukuk fakülteleri, 27 Mayıs ve sıkıyönetim mahkemelerini savundular. Bugün de özel yetkili mahkemeleri savunuyorlar.</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri gazetecileri niye yargılıyor peki?</p>
<p>Edeplendirmek, hizaya getirmek, yıldırmak için onları da Diyarbakır’a götürüyorlar. Hüseyin Cahit, Ahmet Emin Yalman gibi çok laik insanlar hakkındaki suçlama ne biliyor musunuz? “Siz, hükümeti eleştirerek onun otoritesini sarstınız. Şeyh Sait de bundan cesaret alarak isyan etti.” Aslında İstanbullu gazeteciler, rejime karşı yönelttikleri genel liberal eleştirilerden ötürü Şark İstiklal Mahkemesi’nde işte böyle yargılandılar.</p>
<p>Hizaya geldiler mi peki?</p>
<p>Atatürk’ün basın hakkındaki tavrı asmak, kesmek, hapsetmek değil, onları hizaya getirmektir. Bunlara, “Gazi Paşa’ya müracaat edin af talebinde bulunun” dendi. İlk müracaattan bir şey çıkmadı. İkincisinde adeta yalvaran bir müracaat yaptılar ve onun üzerine affedildiler. 1925-26’daki yargılamalardan sonra basın sustu.</p>
<p>Kitabınızda var. Gazetecilerin Atatürk’e yalvardıkları o mektup gerçekten çok acıklı. Peki, bugün Kemalistlerin savunduğu İstiklal Mahkemelerinde kimler yargıçlık yaptı?</p>
<p>Hukuk fakültesini bitirmiş kadrolu yargıçlar değildi bunlar. Kılıç Ali, Kel Ali gibi partinin en militan mebusları yargıçlık yaptı bu mahkemelerde.</p>
<p>İstiklal Mahkemeleri kimin denetimi altındaydı?</p>
<p>Atatürk’ün denetimi altındadır. Fransız devrimindeki ihtilal mahkemeleri örnek alınmıştır ve bu mahkemeler yüz yıl sonra bizde kurulmuştur. Bu mahkeme, Milli Mücadele kahramanları Karabekirleri, Orbayları İzmir Suikastı davasında İzmir’de yargıladı. Sonra Ankara’da da eski Maliye Bakanı Cavit Bey ve arkadaşlarını, liberal İttihatçıları yargıladı. İnsanları idam etti. Mesela İzmir İstiklal Mahkemesi’nde Sivas milletvekili on yıl hapse mahkûm ediliyor. Ben Atatürk’e nasıl suikast yaparım, yok böyle bir şey diye itiraz ediyor. Sen itiraz mı ediyorsun deyip adamı idam ediyorlar. Bu mahkemelerin temyizi yok. Avukat yok, delil yok. Bütün amaç muhalefetsiz bir rejim kurmak!</p>
<p>Atatürk idam cezasından yana mı?</p>
<p>Muhakkak. Biz İtalya’dan 1926’da liberal bir ceza kanunu aldık. Ama Mahmut Esat’ın deyimiyle, Cumhuriyet’i, inkılâbı korumak için siyasi suçları arttırdık. İtalyan Ceza Kanunu’nda siyasi suçlar için idam yoktu. Biz koyduk. Liberal Feridun Fikri Bey Meclis’te bunu eleştirir. “Medeni âlem artık siyasetten dolayı adam asmıyor. Siz hem medeni âlem diyorsunuz, hem de idam cezası getiriyorsunuz” der.</p>
<p>Bizim İtalya’dan faşist ceza kanunu aldığımız söylenir. Doğru değil mi bu?</p>
<p>Mussolini’nin çıkardığı kanundan 141 ve 142. maddeler alındı. Faşizm orada devreye girdi.</p>
<p>Her sesi susturan Takrir-i Sükûn Kanunu nasıl çıkıyor peki?</p>
<p>Bu kanunu, istisnai uygulama yapmak için çıkarıyorlar. İstiklal Mahkemeleri’ne, temyiz mahkemesine gitmeden, delil aramadan idam yetkisi vermek için çıkarıyorlar bu kanunu. Karabekir ve Orbay gibi muhalifler şiddetle karşı çıkıyorlar. “Bu kanuna ihtiyacınız yok. Aradığınız suçların hepsi Ceza Kanunu’nda yazılı. Ceza Kanunu’nu uygulayın” diyorlar.</p>
<p>Atatürk’ün tek adamlığının yerleşmesinde Takrir-i Sükûn Kanunu’nun rolü var mı?</p>
<p>Kesinlikle var. Falih Rıfkı yazıyor. “Milli hâkimiyet kavramı muhalefet tarafından kullanıyordu, onların işine yarıyordu” diyor. İstiklal Mahkemeleri olmasaydı muhalefet devam ederdi. Muhalefetli bir cumhuriyet olurdu. Daha demokratik, daha yumuşak geçişlerle gelişen bir cumhuriyet olurdu. 1950 beklenmezdi. Keşke olsaydı. Ama şunu da söylemek gerekir. Cumhuriyet otoriter bir modernleşme projesidir. Bizim, bu cumhuriyetin otoriterliğini bırakıp modernleşmeyi devam ettirmemiz lazım. Mesela milli hâkimiyet, milli irade, Meclis’in üstünlüğü prensibi çok önemlidir.</p>
<p>Ama bu kavramlar o dönemde uygulanmadılar ki!</p>
<p>Bu kavramlar o zaman uygulanmadılar ama Cumhuriyet sayesinde olumlu kavramlar olarak zihinlere öyle yerleştirildiler ki, biz demokrasiye geçtiğimizde hazır kavramlar bulduk. 1950’den itibaren bunların içeriğini demokratikleştirmek kolay oldu. Nitekim “yeter söz milletin!” sözünün referansı aslında “Meclis’in üstünlüğü” ilkesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Kürt meselesine gelirsek&#8230; Atatürk, Kürt meselesine nasıl bakıyor?</p>
<p>İki ayrı dönemde incelemek lazım bunu. Milli Mücadele döneminde Kürt varlığını kabul ediyor. Bunlara çok sıcak davranıyor, mektuplar yazıyor. Hatta Meclis’te yaptığı konuşmada, “Sadece Türk değil, Kürt, Laz, Çerkes vardır. Bunların karşılıklı hukuku zaferden sonra konuşulacak bir konu” diyor.</p>
<p>Kürtlere özerklik verileceğini söylüyor mu?</p>
<p>Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısında Ahmet Emin Yalman’ın Kürt meselesini sorması üzerine, “Kürtlerden bahsetmezseniz, bunlar kendileri için problem çıkarırlar. 1921 Anayasası’nda vilayetlerin özerkliği vardır. Vilayetlerin özerkliği hayata geçtiğinde Kürtler de kendilerini bu özerklik çerçevesinde yönetirler” diyor. Atatürk’ün Kürtlere doğrudan verdiği bir özerklik sözü yok. Bu özerklik Türkiye’nin geneli içindir. Bu özerklik, 1924 Anayasası’nda kaldırılıyor.</p>
<p>Atatürk özerklik vermeyi gerçekten düşünüyor mu yoksa Kürtleri o dönemde yanına çekebilmek için mi bunu söylüyor?</p>
<p>Muhtemelen ikincisi. Gerçek şu ki, liberallerde de homojen bir ulus-devlet fikri var o dönemde. Sadece kullanılan yöntemlerin yumuşaklığı ve sertliği konusunda liberallerle Kemalistler arasında bir fark var. Mesela liberaller, Şeyh Sait isyanını bastırmak için sıkı yönetimin kâfi olacağını söylüyorlar. Radikaller, Atatürk ve İsmet Paşa ise bunu yeterli görmüyorlar.</p>
<p>Onlar ne diyorlar?</p>
<p>“Hayır, İstiklal Mahkemesi kurulacak” diyorlar. Dersim Kanunu’nda ise idamları onaylama yetkisini komutana veriyorlar. Genel bakış, kuvvet kullanarak bu işi çözmek. 1935’te Dersim Kanunu çıkarken, Şükrü Kaya yaptığı konuşmada “irtica” kavramını kullanıyor. Onlar meseleye, biz bunlara aydınlanmayı, eğitimi, pozitivizmi götürürsek, bunları şeyhlerin etkisinden kurtarırsak Şark meselesi çözülür diye bakıyorlar. Bunu da silahla yaparız diyorlar. Oysa&#8230; 1934’te Celal Bayar Şark vilayetlerini geziyor ve bir rapor yayımlıyor. “Ben burada Kürtlere kötü davranmaktan kaynaklanan bir sorun görüyorum. Bu sorun ileride büyük bir tepki doğurabilir” diyor. İyi davranmayı öneriyor.</p>
<p>İsmet Paşa da 1935’te Şarkı geziyor ve o ünlü sertlik yanlısı Doğu raporunu hazırlıyor&#8230; Peki, Atatürk verdiği sözlerden sık sık dönüyor mu?</p>
<p>Atatürk, değişen şartlara göre tavır alan ve söylem geliştiren bir liderdir. Şunu söylemeliyim. Bütün modern devletlerin kuruluşunda bir merkezîleşme ve standartlaşma boyutu vardır. O dönemin neslinde de homojen bir ulus fikri vardır. “Üç yüz yıldır mağlup olan bir millete akla gelmeyen bir zaferi nasıl kazandırdıysak, Türkleştirmeyi de yaparız ve bu Türkleştirme de herkesin lehine olur. Kendimize güvenli bir vatan kurmuş oluruz” diye düşünüyorlar. Liberaller de bu görüşte. Onların şiddetin dozuna karşılar. Unutmayın ki, bunların hepsi Balkanlar’da savaşmış adamlar. Bu yüzden Şeyh Sait isyanıyla ilgili Meclis’te yapılan konuşmalarda Anadolu için Balkanlaşma tehlikesinden bahsedenler de var.</p>
<p>Basına gelirsek&#8230; Atatürk’ün basınla ilişkileri nasıl?</p>
<p>Atatürk’ün, “Cumhuriyet kendi mizacında kendi basınını meydana getirecek” diye de bir konuşması var. Çok önemli bir gazeteci olan Hüseyin Cahit, mutlaka Atatürk’ün emriyle İstiklal Mahkemeleri tarafından Çorum’a sürgüne gönderildi. İsmet Paşa sonradan, “Biz ona çok zulmettik” dedi.</p>
<p>Atatürk kendi medyasını kuruyor mu?</p>
<p>Tabii.</p>
<p>Medyayı besliyor mu?</p>
<p>Medyaya birtakım ödemeleri var. Bu besleme lafı mıdır bilmiyorum ama Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’ye Hint Müslümanlarının Milli Mücadele için gönderdiği paradan bir miktar para ödeniyor.</p>
<p>Atatürk’ün bütün yetkileri kendinde toplayan “tek adam” olmak istediği ilk ne zaman fark ediliyor?</p>
<p>Atatürk’ün bütün yetkileri kendi şahsında toplayacağını ilk fark edenler, 1922’de Birinci Meclis’teki muhalifler oldu. Bütün yetkilerin bir elde toplanmasının istibdat yaratacağını, bu yüzden kuvvetler ayrılığını kabul etmek gerektiğini söylediler. Atatürk ise “kuvvetler ayrılığı irticadır” dedi. Zaten Birinci Meclis’te bütün tartışmaların arkasında bütün yetkiler Atatürk’te toplansın mı, toplanmasın mı tartışması yatar.</p>
<p>M. Kemal’in birkaç kez Meclis’i kapatmayı düşündüğü diye yazıyorsunuz kitabınızda. Meclis’i niye kapatmak istiyor?</p>
<p>İsmet Paşa söylüyor bunu. Sakarya Savaşı’ndan önce büyük taarruza hazırlanırken, istediği kanunların çıkartılmaması, istediği yetkilerin verilmemesi sebebiyle Meclis’i dağıtmayı düşünüyor. Ordu komutanlarının fikrine danışıyor. İsmet Paşa ve Karabekir “çok yanlış olur” diyorlar.</p>
<p>Meclis’i feshetme yetkisi var mı?</p>
<p>Hayır yok. Orduya dayanarak feshedecek. Vazgeçiyor, kapatmıyor Meclis’i.</p>
<p>Darbe yapmak değil mi bu?</p>
<p>Yapmıyor yani. Vazgeçiyor.</p>
<p>Darbe yapmak istiyor ve yapmıyor. Orduyla ilişkileri nasıldı M. Kemal’in?</p>
<p>Hiçbir zaman problemli olmadı. Önemli bir karar alacağı zaman ordunun önceden desteğini sağlamaya her zaman özen gösterdi&#8230;</p>
<p>Otoriter bir sistemin, istibdat rejiminin kurulması neden önlenilemiyor?</p>
<p>Bunun birçok sebebi var. Birincisi, M. Kemal, Meclis’teki en yetenekli asker. Zaten hiç kimse, o gitsin de başkası gelsin demiyor. Sadece onun yetkileri sınırlandırılmaya çalışılıyor. İkincisi, M. Kemal, bir mutlak lider. Milli Mücadele’nin politikalarını formüle edebilen, ortaya buna göre politik hedefler koyabilen ve o entelektüel kapasiteye sahip olan bir lider. Üçüncüsü, M. Kemal bir karizmatik otorite. Bir Weberyen otorite o. Yani kanunun, nizamın üzerindedir. Kanunu, nizamı kendisi koyar, kendisi değiştirir.</p>
<p>Atatürk’ün istibdada yol açan tek adam yönetimi önlenebilmiş olsaydı bugün nasıl bir Türkiye olurdu sizce?</p>
<p>Ancak spekülasyon yapabiliriz. Bu konuda Eric-Jan Zürcher’in görüşünü nakledebilirim. Öyle bir Türkiye’nin Fransa’dan çok İngiltere’ye benzeyen bir Türkiye olacağını söylüyor. Yani daha demokratik, daha liberal ama bazı kurumları daha geleneksel kalmış bir Türkiye bu. Belki o zaman harf devrimi yapılamazdı. Medeni Kanun’u İsviçre’den almak yerine yerli bir medeni kanun yapılırdı&#8230; 1946’da demokrasiye geçmeye karar verince, İsmet Paşa, aslında sizinle konuştuğumuz bütün bu dönemin çok önemli bir özetini yapıyor Faik Ahmet Barutçu’ya&#8230;</p>
<p>Sonuç olarak ne diyor İsmet Paşa?</p>
<p>“Biz ihtilal devrinden kanun devrine girdik. Evvelce vatandaş hakları yalnızca kanunda yazılırdı ve biz onu istediğimiz gibi tatbik ederdik. Artık Atatürk dönemine dönemeyiz. Vatandaş hakkını istediği gibi alacak. Reyini istediği gibi kullanacak” diyor.</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="taha akyol röpörtajı">taha akyol röpörtajı</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="taha akyol röportaj">taha akyol röportaj</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="izmirde atatürke benzeyen adamla yapılan röpörtaj">izmirde atatürke benzeyen adamla yapılan röpörtaj</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="neşe düzel taha akyol">neşe düzel taha akyol</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="neşe düzel-taha akyol">neşe düzel-taha akyol</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="taha akyol nese düzel son kitap demeci">taha akyol nese düzel son kitap demeci</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="taha akyol röportaj neşe düzel">taha akyol röportaj neşe düzel</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="Taha Akyol: Hâkimler otoriteye hizmet edecekler">Taha Akyol: Hâkimler otoriteye hizmet edecekler</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html" title="taha akyolla röp">taha akyolla röp</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/nese-duzelin-taha-akyol-roportaji-ataturk-kendi-medyasini-kuruyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AKP: Hangi tarz-ı siyaset</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/akp-hangi-tarz-i-siyaset.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/akp-hangi-tarz-i-siyaset.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 12:40:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[AKP otoriterleşiyor mu]]></category>
		<category><![CDATA[AKP'nin otoriterleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Otoriterlik]]></category>
		<category><![CDATA[toplum mühendisliği nedir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3310</guid>
		<description><![CDATA[Otoriterlik, Türkiye’de siyasal kültürün kuvvetli bir unsurudur. Otoriterliğin kaynakları, çok büyük ölçüde modernleşme sürecinde yatıyor. Türkiye, modernleşme sürecine 19. yüzyılın ikinci yarısında girmiştir. Aslında bu yolda epeyce “gecikmiştir”. Cumhuriyet, modernleşme çabalarında bir kırılma değildir, ama radikal bir hamledir. Cumhuriyet’in kurucu babaları, “modern toplum yaratma” projelerini tepeden inmeci düzenlemelerle gerçekleştirmek istemişlerdir. Böylece “toplum mühendisliği”, bu sürecin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Otoriterlik, Türkiye’de siyasal kültürün kuvvetli bir unsurudur. Otoriterliğin kaynakları, çok büyük ölçüde modernleşme sürecinde yatıyor.</p>
<p>Türkiye, modernleşme sürecine 19. yüzyılın ikinci yarısında girmiştir. Aslında bu yolda epeyce “gecikmiştir”. Cumhuriyet, modernleşme çabalarında bir kırılma değildir, ama radikal bir hamledir. Cumhuriyet’in kurucu babaları, “modern toplum yaratma” projelerini tepeden inmeci düzenlemelerle gerçekleştirmek istemişlerdir. Böylece “toplum mühendisliği”, bu sürecin belirleyici özelliği olmuştur.</p>
<p>Toplum mühendisliğinin temel varsayımı şudur: Toplum, kendini bilmez, kendi çıkarlarını tanımaz, kendi başına bırakıldığında da “doğru” yolu bulamaz. Her zaman doğruları bilen birileri vardır. Onlar toplum adına düşünür, karar verir ve uygularlar.</p>
<p>Böyle bir anlayış, toplumu siyasetin öznesi olarak görmez. Siyaseti toplumla birlikte değil, onun adına yapar.</p>
<p>Bu nedenle, siyasal alanı genişletmek ve demokratik mekanizmaları güçlendirmek, böyle bir anlayış açısından kolay kabul edilebilecek bir şey değildir. Buna karşılık, muhalefete tahammülsüzlük, bu anlayışın neredeyse doğal bir sonucudur.</p>
<p>Bu anlayış, Türkiye’de siyaset yapma ve yönetme kültürünü derinden etkilemiştir. Merkeze (iktidara) oynayan veya merkezde (iktidarda) olan gelmiş geçmiş bütün partiler bundan nasiplerini almışlardır. AKP de, buna dâhildir!</p>
<p>Evet, AKP ve temsil ettiği siyasi gelenek, bu anlayışı yaratan rejimin kurumlarıyla sert bir çatışma yaşamıştır. Bu rejimi ayakta tutan vesayet ilişkilerinin önemli bir kısmını tasfiye etmiştir. Ama AKP, bu kurumlara ve ilişkilere can veren zihniyetle, yani yönetme ve siyaset yapma tarzıyla bir hesaplaşmaya girmekten kaçınmıştır, kaçınmaktadır.</p>
<p>AKP de, muhalefete tahammülsüzdür! Bu tahammülsüzlük, sadece lafta da kalmamaktadır. Başbakan’ın neredeyse her eleştiriye tazminat davası açan ruh hali, bu tahammülsüzlüğün bir göstergesidir, ama en önemli sonucu değildir.</p>
<p>Tahammülsüzlüğün en tehlikeli yansıması, taleplerini veya itirazlarını örgütlü bir tarzda ve inatla dile getirenlere karşı takınılan tutumda ortaya çıkıyor. Onları azarlayan bir dille de sınırlı kalmıyor hükümetin tutumu; polisin insafsız şiddetini, yargının acımasız pratiğini de besleyen ve teşvik eden bir duruşta buluyor en önemli ifadesini.</p>
<p>Toplumsal taleplere karşı duyulan alerji, reformculuk iddiasıyla birleştiğinde, Cumhuriyet modernleşmesinin çokça karikatürize edilen Nevzat Tandoğan stilini hatırlatmıyor mu size? “Ne gerekiyorsa biz yaparız, siz oturun yerinizde ve susun” diyen bu zihniyeti, başka düzlemlerde devam ettiriyor AKP.</p>
<p>Kürt sorununda çıkmazlara girmemizde de bu anlayışın önemli rolü olduğunu düşünüyorum. Başbakan’ın ve AKP’nin BDP’ye karşı kullandıkları hırçın ve kıyıcı dil bunun bir göstergesidir, ama en önemli sonucu değildir. Bu mantığın çok daha tehlikeli ürünü, KCK operasyonları adı altında hayata geçirilmek istenen büyük tasfiye projesidir. Bu projenin nihai hedefi, Kürt siyasi hareketini bütün unsurlarıyla etkisiz hale getirmek ve sonra da uygun gördüğü ölçüde “Kürtlere hak ihsan etmek”tir.</p>
<p>AKP, devlet eksenli siyaset hattından hiç ayrılmadı. Bu siyaset tarzının somut anlamı, kendini topluma dayanarak değil, iktidar vasıtasıyla ve devlet içinde yer kaparak güvence altına almaya çalışmaktır.</p>
<p>Merkez sağın kadim hastalığı olan “milli irade efsanesi” ve onun uzantısı olan “çoğunluk kibri ve hatta küstahlığı” AKP’ye de sinmiştir. AKP, bunu bazen şımarık ve bazen de pervasız bir tutuma dönüştürmektedir.</p>
<p>Başbakan’ın “dindar nesiller yetiştirme”ye dair sözleri de, Arınç’ın “Kürtçeyi bir medeniyet dili” olarak görmeyen gözleri de, AKP’nin bu özelliklerinden bağımsız ele alınamaz.</p>
<p>Vesayet sistemine ve Ergenekon tehlikesine karşı AKP’nin bugüne kadar yaptıklarına dikkat çekerek, bunları fazla büyütmemeyi telkin eden yaklaşımı doğru bulmuyorum.</p>
<p>Tam tersine, AKP’nin otoriter ve milliyetçi söylem ve icraatının, bugüne kadar hiçbir siyasi parti ve iktidarın beceremediği türden tahribat yapabileceği ihtimalini çok ciddiye almak gerektiği kanaatindeyim.</p>
<p>Kendisinden önce hiçbir sağ parti, halkın çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr kitle üzerinde AKP kadar etkili olmamıştır. AKP, bu kitleyle arasında var olan bu ilişki sayesinde; darbeciliğin, vesayetçiliğin ve milliyetçiliğin toplumsal zemininin zayıflamasını sağladı. Otoriter ve milliyetçi bir siyaset ve yönetim tarzına dönmek, bu kazanımları tehlikeye atar. AKP, bir zihniyeti, mesela bir Çiller DYP’sinin bir Mesut Yılmaz ANAP’ının yapabileceğinin çok ötesinde toplumsallaştırma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle, otoriter-milliyetçi zihniyetin restorasyonu sonucunu doğuracak politikalar izlemesi, çok derin tahribat yaratabilir.</p>
<p>Bu zihniyetin Türkiye’yi nereye getirdiği ortadadır. AKP, o zihniyeti koruyup, kurumları ve aktörleri değiştirmeyi yeterli görürse, temsil ettiği toplumsal kesimlere de, Türkiye’ye de çok yazık eder. Böyle giderse, kendisi de er ya da geç DYP’nin veya ANAP’ın kaderini paylaşacaktır.</p>
<p>Son on yılda yaşananlar, toplumun her kesiminde olduğu gibi muhafazakâr kitlede de önemli dönüşümlere yol açmıştır herhalde. Demokratik değerlere bağlılık konusunda geldiğimiz yeri test edeceğimiz “hassas zamanlar”ın birinden geçiyoruz galiba&#8230;</p>
<p>Mithat Sancar 08 Şubat 2012 Taraf Gazetesi<br />
www.ilkehaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/akp-hangi-tarz-i-siyaset.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhafazakâr Demokratlığın Kaderi AKP: Zirveden Sonra?</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/muhafazakar-demokratligin-kaderi-akp-zirveden-sonra.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/muhafazakar-demokratligin-kaderi-akp-zirveden-sonra.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 12:01:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Ak patri nedenkazanıyor]]></category>
		<category><![CDATA[AKP neden güçlü]]></category>
		<category><![CDATA[AKP ve demokratlık]]></category>
		<category><![CDATA[AKP ve Selefleri partileri]]></category>
		<category><![CDATA[AKP'nin ANAP ve AP'den farkı]]></category>
		<category><![CDATA[muhafakar demokratlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3307</guid>
		<description><![CDATA[Muhafazakâr Demokratlığın Kaderi AKP: Zirveden Sonra? Ömer Laçiner İlk kez seçime girip birinci parti ve tek başına iktidar imkanı edindiği 2002 Kasım’ından beri girdiği her seçimde oylarını arttırıp, sonuncusunda Haziran 2011 seçiminde toplam oyların yarısını alarak iktidarını daha da pekiştirmesi AKP’ye, “soykütüğü”nde yer alan hiçbir partinin sahip olamadığı bir güç ve prestij sağlamıştı. Ne 1950’lerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Muhafazakâr Demokratlığın Kaderi AKP: Zirveden Sonra?<br />
Ömer Laçiner</p>
<p>İlk kez seçime girip birinci parti ve tek başına iktidar imkanı edindiği 2002 Kasım’ından beri girdiği her seçimde oylarını arttırıp, sonuncusunda Haziran 2011 seçiminde toplam oyların yarısını alarak iktidarını daha da pekiştirmesi AKP’ye, “soykütüğü”nde yer alan hiçbir partinin sahip olamadığı bir güç ve prestij sağlamıştı.</p>
<p>Ne 1950’lerin bir biçimde (1954) %57 oy oranına ulaşmış DP’si, ne 1960’larda %52’yi (1965) bulmuş AP’si ne de 1980’lerin ANAP’ı için söz konusu idi bu. Adı geçen partilerin tümü de hem ülkenin temel siyasal konu/sorunları bahsinde “vesayet” altındaydılar hem de güçlü bir ana muhalefet partisinin nefesinin enselerinde olduğunu bilerek hareket etmek zorundaydılar.</p>
<p>Oysa AKP sadece o “ve­sa­yet”­ten kurtulmuş değil ayrıca onu “yenmiş” olmanın gururunu da taşıyan bir parti olmanın yanısıra; pejmurdeleşmiş ve bu haliyle bir de bölünecek gibi görünen CHP ana muhalefetinin, alternatif olma şansı bulunmayan, kendi içlerine büzülmüş bir MHP ve BDP’nin ortasında bir kat daha fazla rakipsiz ve hareket alanı gayet geniş bir konumdadır. Buna bir de dış politikada hiçbir Cumhuriyet hükümetinin sahip olamadığı kadar inisiyatif kullanabilme imkanının oluşu da eklenirse; AKP’nin ne denli güçlü bir pozisyonda olduğu yeterince açık biçimde görülür.</p>
<p>Elbette ki AKP de gayet farkındadır bu durumun. Nitekim, 12 Haziran’dan bu yana AKP üst yönetiminin ve özellikle de başbakanın genel davranış tarzı ve üslubuna bakıldığında, ilk göze çarpan nokta, gücünden ve pozisyonundan son derece emin olmanın yanısıra rakip-muhataplarını artık küçümseyebiliyor olmanın verdiği kibirli bir rahatlık halidir. AKP’nin halen sahip olduğu güç ve imkanları bu davranış tarzıyla kullanmasının, başlıbaşına bir faktör/sorun olacağına işaret etmek gerekiyor.</p>
<p>Çünkü, önümüzdeki birkaç yıl boyunca, bu ülke, aslında TC’yi yeniden –ikinci defa– kurmakla aşağı yukarı eşdeğer ve kapsamda bir düzenlemeler süreci yaşayacaktır. Özellikle böylesine kritik dönemlerde sürecin başlıca aktörlerinin gücü, görüşleri ve manevra imkan ve kabiliyetleri kadar olmasa bile davranış tarzlarının moral ve duygusal etkileri de büyük önem taşır. Örneğin AKP, her fırsatta, başta –neredeyse kangrenleşen– “Kürt-Türk sorunu”muz olmak üzre, çoğu tabularla muhafaza edilegelmiş başlıca sorunlarımızın çözümlenebilme –veya tersi– koşullarını önemli ölçüde belirleyecek olan yeni/sivil Anayasanın büyük çoğunluğun içine sindirebileceği bir uzlaşmanın eseri olması gerektiğini ve olacağını söylüyor. Ama 12 Haziran’dan beri sıklıkla tanık olduğumuz o yer yer küstahlığa varan pervasız tutum hiç de hayra alamet değildir. Hayatî önemdeki Anayasa konusunun “uzlaştırıcı” niteliğine titizlik gösterecek bir parti ve onun lideri, o Anayasanın en kritik noktalarında muhatap olacağı bir CHP ve BDP’ye –listelerinden seçilen tutuklu milletvekillerinin tahliye edilmemesi üzerine– başlattıkları boykot konusunda özellikle başbakanın takındığı o nobran tutum, o aşağılayıcılık ve kırıcılık yüklü “tıpış tıpış gelecekler” derken ki alaycı gülüş; herhalde gücü büyürken tevazusu da artan bir olgunluğun değil güç artışıyla böbürlenme kibrini yansıtıyordu.</p>
<p>Kaldı ki, AKP’nin ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın BDP’ye karşı, sadece bu kibirlilikle kalmayıp giderek düşmanca diyebileceğimiz düzeye varan bir tavır alışı da içeren bir tutum takınması, 12 Haziran seçimlerinin epey öncesinden beri devam etmekteydi. Bu konuya az sonra yeniden döneceğiz ama bununla da dolaylı olarak ilişkili olan bir noktaya değinmeden de geçemeyiz.</p>
<p>AKP ve özellikle Başbakan, bu kibirli tutumu sadece muhalefet partileriyle “diyalog”larında takınmıyorlar. Özellikle “yandaş” ve teşvikçi çevresi tarafından “post-Ergenekon” diye adlandırılan tutuklama operasyonları ve yine KCK ile ilişki nedeniyle tutuklanan bazı kişiler ve genel olarak bu soruşturmaların kapsam genişliğine dair endişe ve eleştirilerini dile getiren kimi sosyalist ve sol/liberal çevre ve kişileri de bilhassa nasiplendiriyorlar. Söz konusu sosyalist ve sol/liberal kişi ve çevrelerin AKP ile –moda tabirle– “vesayet rejimi” arasında cereyan eden mücadele boyunca ve özellikle de en zor, kritik dönemeçlerinde AKP’ye etkin bir moral-entellektüel destek verdiği; ayrıca çok daha öncesinde, AKP’nin içinden doğduğu –“İslamî”– hareketin yine aynı vesayet rejimi tarafından sürekli hırpalandığı 1990’lı yıllarda çiğnenen haklarının meşruiyetini mağdurlarından bile daha yüksek sesle savunduğunu en fazla kendileri bilmelerine rağmen takınabiliyorlar bu tutumu. Ama aslında şu “rağmen” kelimesi fazla burada. Çünkü; AKP gibi o malum siyasetçi yaklaşımından başkasını bekleyemeyeceğimiz bir parti ve onun “siyaset ticaret gibidir” deyişine pek inanan ve sıkça tekrarlayan lideri açısından, özellikle böylesi bir güçlülük konumuna erişmişler ise, sözünü ettiğimiz o bilgi, bir an önce unutulması, unutturulması, örtülmesi, olmuyorsa önemsizleştirilmesi gereken bir şey haline dönüşür. NitekimTayyib Erdoğan daha 12 Haziran seçimine aylar varken ama sonucunu aşağı yukarı kestirilebilir hale geldiği bir dönemde başlatılan o mahut “post-Ergenekon” tutuklamaları esnasında, Ergenekon’un ve askerî darbe girişimlerinin teşhirindeki katkılarıyla bildiğimiz bazı gazetecilerin de bu arada tutuklanmalarına, “ciddi deliller var” denilmesine karşılık AKP’ye muhalif olmakla pekâlâ izah edilebilecek “delil”lerden başka bir şey gösterilmemesine isyan eden aynı sosyalist ve sol liberal kesime, onların bu Ergenekon ve darbelere karşı mücadeleye katkıları hatırlatıldığında “olabilir ama asıl işi yapan biziz” mealinde laflar edebilmişti. Ne o zaman ne de şimdilerde, örneğin “KCK’lı” ya da “PKK’nın direktifleri altında çalışmak” ve hatta “terörist eğitmek”le itham edilerek tutuklanan Ragıp Zarakolu, Büşra Ersanlı, Ayşe Berktay gibi sosyalist, sol liberal çevrelerin çok yakından tanıdığı kişilere ilişkin “ne yapmaya çalışıyorsunuz” mealindeki eleştirilere karşı aynı Erdoğan’ın o azarlayıcılığının yanısıra “ayar vermeye”de yeltenen tavrı, ne yazık ki şaşırtıcı değil, beklenen bir şeydi.</p>
<p>Tayyib Erdoğan, örneğin Büşra Ersanlı’nın tutuklanma nedeni hakkında “kamuoyunu aydınlatma” ihtiyacı duyan ve bu konuda bazı hükümet yanlısı gazetelere önceden servis edilmiş “bilgileri” tekrarlayan İçişleri Bakanı’nın Büşra Ersanlı’nın Yahudi asıllı eski eşinden “dikkatinizi çekerim” üslubuyla bahsedecek kadar müptezelleşmesini normal karşılıyor olabilir. Güçlendikçe ve gücüyle şişindikçe üzerindeki “demokrat” ve hoşgörü cilası da çatlayıp dökülerek “asli malzeme”si, yani ülkemiz sağcılığının alamet-i farikası olagelmiş o “mücadele ettiğine karşı ahlakî yükümlülüğün yoktur, kullandığın aracın doğruluğuna değil etkililiğine bakacaksın” diyen “ilke”siyle belirlenmiş bir tutumla karşılaşmamızı da bizim normal karşıladığımızı bilmesini isteriz.</p>
<p>Gerçi, hiçbir geçerli nedeni olmadığı halde kendilerini “sol”, veya “sosyal demokrat” diye etiketleyen; ama –yukarda AKP vesilesiyle değindiğimiz– siyaset anlayış ve mantığına dair söylenenleri özellikle paylaşan; dolayısıyla aslen sağcılığın bir diğer versiyonu olan Atatürkçü, “ulusalcı cenah”, AKP’nin ve Erdoğan’ın bu bahsedilen tutumunu işaret edip, yine beklediğimiz üzre “gördünüz işte, ihtiyaçları kalmayınca nasılda silkeleyip hapse bile tıkıyorlar” deyip yüreklerini ferahlatma fırsatını kaçırmamış oluyorlar.</p>
<p>Her iki taraf da yüreklerini böylece ferahlatadursunlar. Şu aşağıdaki birkaç satırın muhatabı onlar değil. Eğer bu ülkede siyasetin, kıyaslanmak isteyeceğimiz başka yerlerden çok daha fazla ahlakî-insanî değer ve ilkeler, ancak makyaj malzemesi olarak kullanma anlayışı üzerinden yapılageliyor oluşundan ve buna paralel olarak siyasetin çıkar alışverişlerinin veya çatışmalarının bir biçimi olmaktan öte bir içeriği ve tarzı olmadığına dair genel algılanıştan bıkmış ve bundan “kurtulmamız” gerektiğine gerçekten inanmış olanlara konuşuyoruz.</p>
<p>Türkiye şu son yirmi-otuz yıllık dönemde, muktedirlik konumunda oturanlar kim olursa olsun, onlarla ideolojik veya sosyolojik yakınlıklarına aldırmaksızın ve dönemlere egemen “trend”lere kapılmaksızın, ülkenin başlıca/ezeli sorunlarını ilgilendiren konularda o sorunla birinci dereceden bağlantılı siyasal-ahlakî değer ve ilkeler bazında konuşan, bunların gereklerini her durum ve koşulda savunabilen insanların da ortaya çıktığını nihayet görebildi. Farklı düşünüş dünyalarından, alanlarından gelmekle birlikte bu ilke ve değer temelli, anlakî hassasiyet ve tutarlılığı gözeten tutum sahiplerinin çoğalışı belki istenen düzeyde değil ama bu azlığa rağmen edindikleri prestij ve saygının yaygınlığı kesinlikle gelecek için umut verici düzeydedir.</p>
<p>Önümüzdeki dönemde bu tutumun korunması, güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması için verilmesi zorunlu mücadele, şüphesiz öncelikle ve büyük ölçüde AKP’nin muhafazakar otoritarizminin uç verdiği bütün alanları kapsayacaktır. Ancak unutmamak gerekir ki, sözünü ettiğimiz o kolayca suflileşen kadim siyaset anlayış ve geleneği bildik bütün siyasal ideolojilerin örtüsü altına girebilmekte, oralarda da hükmünü yürütebilmekte, başatlaşabilmektedir. İlkeleriyle, idealize ettiği amaçlarla açıkça çelişen uygulama ve tavırlarını “siyasal gerekçeler”le haklı göstermenin veya “siyasetin zorunlulukları”na bağlamanın marifet sayılması yoluyla bütün bir sosyalizm akımının ne hale düşürülebildiği ortadadır.</p>
<p>Dolayısıyla; eğer vaktiyle o akımın yaratabildiği moral üstünlük, dinamizm ve umut dalgası ile kıyaslanabilecek bir hareket, şu son yüzyılların deneyimi ve çağdaş koşul ve imkanların ışığında oluşacak ise; kesinlikle öne sürebiliriz ki onun temel dayanaklarından biri ve hatta ekseni sözünü ettiğimiz bu ilke/değer siyasetinden veya onun verdiği esinlerden doğacaktır.</p>
<p>* * *</p>
<p>Yeniden AKP konusuna ve onun –Anayasa konusunu da doğrudan ilgilendiren– BDP’ye ilişkin –şimdilerde KCK dolayımında şekillendirilen– tavrına dönelim.</p>
<p>Ancak söze BDP’nin yaklaşımını özetleyerek başlamak gerekiyor. Herkesçe de bilindiği üzre BDP, “Kürt sorunu”nu sahiplenen tüm hareketlerin ortak yaklaşımını devralarak, ortada Ankara ile simgelenen TC devleti ile onun etnik-ulusal bir entite olarak tanımadığı Kürt toplumunun tamamı arasında bir sorun vardır. Bu “tanınmama” sorununu dile getiren veya dile getirenler içinde en fazla öne çıkan, bedel ödeyen ve bunun getirdiği prestijle donanan hareket, onu desteklesin ya da desteklemesin tüm Kürtler adına konuşma ve çözümün nasıl olması gerektiğine karar verme hakkına ve meşruiyetine sahiptir. Ve bu hak/meşruiyet içinde bulunduğumuz dönemde PKK dolayımında BDP’ye aittir. AKP de sorunun Türk veya devlet tarafını temsil etmektedir.</p>
<p>Bu şemanın 2000’li yıllara kadar bölgenin sosyo-ekonomik gerçekliği ile uyumsuzluğundan esasta söz edilemez. Ne Kürtlerin ezici çoğunluğu kendilerini TC’nin diğer –Türk– vatandaşları ile eşit hakka sahip vatandaşları saymış; ne de Türkiye siyasal partilerinin orada kalıcı bir toplumsal desteği, partili örgütlenmesi oluşmuştur.</p>
<p>Oysa, 2000’li yıllara girildikçe iyice belli olmaya başlamıştır ki bu durum ciddi ölçüde değişmektedir ve bu değişim giderek hızlanmakta ve yayılmaktadır. Sosyo-ekonomik yapıdaki değişimin sonucudur bu. Ve BDP’nin –esasında PKK’nın– layıkıyla anlamadığı, belki de anlamak istemediği şey de budur. Şüphesiz devlet-Kürtler şemasının geçerliliğini koruduğuna dair hâlâ pekçok kanıt/olgu gösterilebilir ama yeni bir şemanın egemen değilse bile hegemonik hale gelmekte olduğu da görülebiliyordu.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak, Birikim’de daha önce yazmış olduklarımızı tekrarlamak bahasına özetle ifade edilecek olursa, bugün AKP, bölgede her ne kadar devlet ve devleti yöneten parti olarak bulunuyor ve kimi geleneksel devlet politikalarını hâlâ sürdürüyor ise de; “sorun”a ilişkin orta-uzun vade stratejisini bunların üzerine değil; asıl olarak orada kendi parti kimliğiyle –yerel burjuvazi– örtüşen “tabanı”nın güç/etkinlik kazanması üzerine inşa etmiş görünüyor ve bu doğrultuda davranıyor.</p>
<p>BDP, AKP’nin o malum “açılım” girişimini olsun, hemen ardından başlattığı ve hâlâ dalgalar halinde devam ettirdiği KCK operasyonunu –terk etmek istemediği– o artık iyice eskiyen şema üzerinden okumayı sürdürse de; AKP’nin bu operasyonla amaçladığı şey; genel olarak Kürt hareketini ezmek değil; o hareketin “muhafazakar-demokrat”lığın pekâlâ kabul edeceği talep ve düzenlemelerle bölgedeki kendi “tabanı”nın taşıyıcılığına devredilmesidir. Buna elbette Kürtlüğün muhafazakar içerimiyle, onun yöntem ve araçlarıyla TC’ye entegre edilme planı da diyebiliriz.</p>
<p>BDP’nin bu plana karşı çıkma, karşı koyma gerekçeleri elbette vardır. Ama karşı çıktığı şeyi yanlış tanımlamayı, eski plandan farklı olmadığını iddia etmeyi sürdürdükçe, sadece benzerliklere vurgu yaparak veya “yeni” olanı eskinin bir uygulamasına benzetip değişen bir şey olmadığına hem kendini hem başkalarını inandırmaya çalıştıkça AKP’nin zamana da oynayan orta vadeli planı işleyecektir.<br />
Birikim’deki yazılarda, AKP’nin nasıl Türkiye genelinde otantik-yerel burjuvazi omurgasıyla, onun dinamizm ve gelişiminin bir sonucu, bu sosyo-ekonomik değişimin temsilcisi ise, Kürt nüfus yoğun illerde de<br />
–henüz aynı etkinlik düzeyinde olmasa da– benzer bir omurgaya, onun etrafında şekillenmekte olan bir “tabana” oturduğunu ve o nedenle kendisini en az BDP kadar “yerli” bir güç addettiğini ve bu kimlikle “Kürt sorunu”nu temsil meşruiyetine kendisinin de pekâlâ sahip olduğunu iddia eder bir konumdan konuşup davrandığını belirtmiş idik. Bu durumda BDP’nin de onun nazarında bölgenin CHP’si gibi gözükeceği açıktır.</p>
<p>Duruma böyle bakıyorsa –ki bence tereddütsüz böyledir– BDP-PKK ilişkisini de CHP-Ordu ilişkisi çerçevesinden değerlendireceği ve bunun sonucu olarak da; BDP’nin ardındaki-içindeki PKK desteğinin minimize edilmesinin, bir biçimde etkisizleştirilmesinin BDP’ye, Ordu faktörünün ağırlığının azalmasıyla CHP’nin uğrayacağı kayıptan çok daha fazlasına mal olacağını kolayca hesaplamış olmalıdır. Aynı zamanda şunu da –ilgili herkes gibi– görmüş olmalıdır ki, BDP, ETA-Herri Batasuna veya IRA-Sinn Fein ilişkilerinde ikincilerin sahip olduğu inisiyatife PKK ile ilişkisinde sahip değildir. Ve zaten PKK da böyle olmasını istemediği için –ve ayrıca konfederalizm gibi daha kapsamlı bir tasarımın aygıtı olarak– KCK’yı devreye sokmuştur. AKP’nin az önce işaret ettiğimiz ve bir bakıma “bölgesel iktidar için” diyebileceğimiz planını işletebilmekte asıl engel ve rakibinin de BDP değil KCK olduğunun kuşkusuz farkındadır.</p>
<p>KCK, illegal bir yapılanma olmasına rağmen; eğer AKP, bu ülkede çoğunluğun –onaylasın onaylamasın– barışçıl/demokratik çözüm/uzlaşma denildiğinde anladığı şeyi gerçekleştirmeyi amaçlıyor olsa idi; bu tutuklama operasyonuna pekâlâ girişmeyebilirdi. Ama amacı ve planı bu bölümün başında özetlediğimiz türden olduğu için, her ne kadar demokratik çözüm/uzlaşma terimlerini kullanıyor ise de; o amacın ve planın en azından şu dönemdeki gerekleri, PKK’nın asıl olarak kendini Kürt toplumunun sosyo-politik dokusundan ekonomik sosyal dokusuna da yerleştirme mekanizması olarak devreye soktuğu anlaşılan KCK ile çatışıyor. KCK’yı sadece üzerindeki PKK gölgesi nedeniyle terörist diye suçlayabilme fırsatından yararlandığını hiç kuşkusuz biliyor. Ama PKK’nın, halen BDP’nin taşıyıcı gücü olan çoğu şehirli, meslek sahibi, eğitimli zümrelerin, yönetiminde oldukları belediyeler gibi imkanlar çerçevesinde, AKP’lileşmiş Kürt burjuvaziyle sadece siyasal değil, ekonomik sosyal –yerel– iktidar için rakabet edebilecek bir “taban” oluşturma girişimini kesmenin en “pratik” yolu da bu.</p>
<p>KCK tutuklamalarını eleştirenlere çemkiren Tayyib Erdoğan’a hatırlatmak gerekir ki; eğer kendi hükümeti herhalde onun direktifiyle KCK tutuklamalarını başlatmamış olsa idi; eğer KCK’nın ne olduğu ne anlama geldiği ona yöneltilen “terörist, terör örgütünün şehirlerdeki uzantısı” gibi gri propaganda terimleriyle geriye itilmemiş olsaydı; yani KCK’yı bir polis operasyonunun konusu değil siyasal-ideolojik bir teşhir ve tartışma konusu haline getirmek tercih edilseydi, AKP hükümeti siyasal iradesini bu yolda ortaya koysaydı; şimdi AKP hükümetini bu operasyon dolayısıyla kınayanların çoğu o KCK projesinin mantığı, ideolojik niteliği hakkında çok şey söyler ve herhalde bu durumda da PKK ideologlarının hışmını çekerlerdi üzerlerine.</p>
<p>AKP ve Erdoğan bu yolu seçmediği için; bizim de en azından şu safhadaki görevimiz, onun “KCK’nın ne olduğunu okuyup görsünler de öyle konuşsunlar” dediği noktada görüp konuşacağımız şey; AKP’nin bu operasyonla hangi hesapları görmeye çalıştığı konusu olacaktır.</p>
<p>* * *</p>
<p>Bu yazının giriş bölümünde de değinildiği üzre AKP’nin muhafazakar demokrat kimliğinin otoritaryen yüzünü göstermeye başladığına dair işaretler ve bu konudaki uyarılar yeni değil. 12 Haziran seçimlerinden sonra bu gidişatın alametleri daha sıklaşır oldu sadece.</p>
<p>Bu durum ister istemez, 1950’deki “tarihî” seçim zaferinden sonra 1954’te oylarını %57 gibi başdöndürücü bir orana yükselterek gücünün doruğuna çıkan DP’nin, bu tarihten itibaren içine girdiği havayı hatırlatıyor. DP’nin o süreçte hem ülke içinde siyasal muhalefetin hareket alan ve imkanlarını hem de yurttaşların zaten kısıtlı temel hak ve özgürlüklerini budamaya yöneldiği, dış politikada tamamen ABD’nin güdümüne girmekle kalmayıp İngiltere’nin teşvikiyle soyunduğu Kıbrıs politikasını “milli dava” haline getirebilmek için o meşum 6-7 Olaylarını tertiplettirmeye kadar gidebilmişti.</p>
<p>AKP’nin o “post-Ergenekon” ve KCK operasyonlarındaki uygulama ile, soruşturmanın asıl konusu bir bahane veriyor, bir “dolayısıyla” bağlantısı kurdurabiliyor gibiyse bu fırsattan yararlanarak bazı muhaliflerini tutuklattırıp diğerlerine gözdağı verme yoluna mı girdiğine dair sesler yükseldiğinde; Atatürkçü-ulusalcı cenahın “işte böylece şeriatı getirip ülkeyi İran’a Arabistan’a benzetecekler” diye bağıran otomatik tepkisine kulak kabartmak elbette gerekmez. Ama eğer AKP, DP’nin 1954’teki doruğundan sonra benzer bir sertleşme eğilimine kapılıp böylece düşüşe geçtiğini hatırlayacak olursa; en azından kendine iyilik yapmış olur.</p>
<p>Bu iyiliği kendine bile yapamamak muhafazakar demokratlığın kaderi midir veya bir başka ifadeyle, bu partiler güçlerinin zirvesine varıncaya kadar kendilerine böylesi iyilikler yapma da dahil tüm olumlu potansiyellerini tüketmiş mi oluyorlar? AKP’nin önümüzdeki birkaç yılında bu sorular da cevaplanmış olacaktır.</p>
<p>Ömer Şaçiner<br />
Birikim Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/muhafazakar-demokratligin-kaderi-akp-zirveden-sonra.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihe Özgürlük, Orada ve Özellikle Burada!</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/tarihe-ozgurluk-orada-ve-ozellikle-burada.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/tarihe-ozgurluk-orada-ve-ozellikle-burada.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 11:58:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni meselesi ve tarih bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa meclisi ve ermeni sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[tarih ne değildir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3305</guid>
		<description><![CDATA[Tarihe Özgürlük, Orada ve Özellikle Burada! Ahmet İnsel 22 Aralık’ta Fransa Ulusal Meclisi’nde kabul edilen, “yasa tarafından tanınmış soykırımların varlığını inkar etmeyi cezalandırma” yasa tasarısına, “hafıza yasaları” olarak da tanımlanan benzeri yasalara veya yasa tasarısı girişimlerine karşı en iyi yanıtı, 2006’da Fransa’da Tarihe Özgürlük derneğini kuran tarihçiler, 12 Aralık 2005’te yayımladıkları ilk bildiride dile getirmişlerdi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihe Özgürlük, Orada ve Özellikle Burada!<br />
Ahmet İnsel<br />
22 Aralık’ta Fransa Ulusal Meclisi’nde kabul edilen, “yasa tarafından tanınmış soykırımların varlığını inkar etmeyi cezalandırma” yasa tasarısına, “hafıza yasaları” olarak da tanımlanan benzeri yasalara veya yasa tasarısı girişimlerine karşı en iyi yanıtı, 2006’da Fransa’da Tarihe Özgürlük derneğini kuran tarihçiler, 12 Aralık 2005’te yayımladıkları ilk bildiride dile getirmişlerdi (bkz. çerçeve).</p>
<p>Tarihe Özgürlük girişimi, 2006’da Fransız Ulusal Meclisi’nin gündemine gelen Ermeni Soykırımı’nı inkar etmeyi cezalandırma yasa tasarısını da eleştirdikleri “bellek yasaları”na dahil ediyorlardı. Fransa’da 23 Kasım 2006’da hukukçulardan oluşan bir grubun yayımladığı “Bellek Yasalarına Karşı Çağrı”da da, yasamanın tarih konusunda karar verici ve cezalandırıcı yasalar çıkarmasının hukuk devleti ilkesine aykırılığı vurgulanıyordu.</p>
<p>Tarihçilerin ve hukukçuların “bellek yasaları” olarak adlandırılan bu yasalara karşı tepkilerine, tarihin çeşitli dönemlerindeki mağdurların bu mağduriyetlerinin tanınması taleplerinin yasama alanında bir patlamaya yol açacağı ve nihayetinde hiçbir biçimde tarih yapılamayacağı ve mağduriyet tanınmasının da herhangi bir anlamının kalmayacağı öngörüsü eşlik ediyordu. Bu nedenle aynı tarihçi ve hukukçular, 2007’de Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’nin gündemine gelen, aynı yıl Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanan ve 28 Kasım 2008’de AB Konseyi’nde kabul edilen AB Çerçeve Kararı’na yayımladıkları bir çağrıyla (Blois Çağrısı) karşı çıktılar. Bu Çerçeve Karar, üye devletleri “ırkçılık ve yabancı düşmanlığının bazı tezahürlerine karşı ceza yasası yoluyla önlem” almaya davet ediyor. Soykırımı, savaş suçlarını, insanlığa karşı işlenmiş suçları “kaba biçimde ve kamuya açık” olarak övmenin, inkar etmenin veya sıradanlaştırmanın” da aynı çerçevede cezalandırılmasını öneriyor. Bu Çerçeve Karar’a karşı, Blois Çağrısı, “tarihin geriye dönerek ahlakileştirilmesi ve entelektüel sansür risklerinden endişe duyulduğunu” ifade ederek, bu yolla “devlet doğruları tesis etme” tehlikesine dikkat çekiyor. Bu tehlikeye karşı “Avrupalı tarihçileri harekete geçmeye, siyasetçileri de aklıselime davet” ediyor.</p>
<p>Fransa’da 2011 Aralık’ında Ulusal Meclis’te oylanan ve 2012 Ocak ayının ilk yarısında Senato’da da onaylanması, dolayısıyla bu kez yürürlüğe girmesi kuvvetle muhtemel olan yasa tasarısı, Fransız mevzuatının yukarıda bahsedilen AB Çerçeve Kararı’na uyum gerekçesi öne sürülerek gündeme getirildi. Daha önceki Ermeni soykırımını inkarın cezalandırılması yasa tasarısı girişimi Fransız Senato’sunda anayasaya aykırılık gerekçesiyle reddedilirken, yasa tasarısının doğrudan tekil bir tarihsel olguya atıfta bulunmasının sakıncaları vurgulanmıştı. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Sarkozy’e çok yakın olan, 2007’de ilk kez ve Marsilya bölgesinden seçilen milletvekili ValéryBoyer’nin sunduğu yasa tasarısından da “Ermeni soykırımı” ifadesi meclis komisyonunda kaldırıldı ve mecliste değiştirilmiş hali onaylandı. Böylece Türkiye’yi ve Türkleri açıkça hedef almayan, “evrensel içerikli” bir yasa olduğu iddiası pekiştirildi. İleride meclis başka soykırımları da tanırsa, otomatik olarak bu ceza yasasının kapsamına girecek olmasının altı çizildi. Tarihe Özgürlük bildirisi için sorun ortadan kalkmamıştı elbette.</p>
<p>AB Çerçeve Kararı, varlığının inkar edilmesinin cezalandırılacağı soykırım ve benzeri suçların ulusal olarak tanınmış olanlarla sınırlandırılması imkanını üye ülkelere tanıyor. Bu nedenle Fransa’da yasa, “Fransız yasalarının tanıdığı soykırımların inkarının” cezalandırılmasıyla sınırlı tutuldu. Fransa’da yasalar bugüne kadar iki soykırımın, Yahudi ve Ermeni soykırımlarının varlığını kabul ettikleri ve Yahudi soykırımını inkar etmeyi cezalandıran bir yasa zaten yürürlükte olduğu için (13/7/1990 tarihli Gayssot Yasası), yeni yasa tasarısı fiilen sadece Ermeni soykırımını inkara para ve hapis cezası verilmesini öngörüyor. Yasa tasarısında “tanınmış soykırımı” varlığını inkar etmenin veya bunu önemini azımsama fiilinin “çok çirkin ve taşkın” (outrancière) biçimde yapılması koşuluyla ceza verileceği belirtiliyor. Bunun sözlü veya yayın yoluyla yapılması arasında bir fark gözetmiyor yasa tasarısı. Bu “çok çirkin ve taşkın” olma niteliğinin nasıl değerlendirileceği şimdilik belirsiz.</p>
<p>Yasa tasarısı meclisin gündemine seçimlerden hemen önce ve hükümet inisiyatifiyle sokuldu. Bunun Nisan 2012’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri ve onu izleyen milletvekilliği seçimlerinde oy toplama stratejisinin aracı olduğu şüphesiz. Ama yasayı iktidar partisi ve muhalefet milletvekilleri birlikte oyladıkları için, seçim getirisi ise son derece az. Fransa’da Ermeni seçmenlerin yoğun olduğu bölgelerde bütün milletvekilleri, bir önceki yasa tasarısında olduğu gibi, bu yasa tasarısına blok halinde evet oyu verdiler.</p>
<p>Görüldüğü gibi, bu “bellek yasaları” girişimini sadece Türkiye’ye ve Türklere yönelik hasmane bir tutum ifadesi olarak ele almak, bunun arkasında İslamofobi refleksleri aramak, gerçeğin fazla “bizmerkezli” çarpıtılması anlamına geliyor. Yasa tasarısının oylanması sırasında, olumlu oy vereceğini ilan eden bazı milletvekilleri, bu yasayla, “aktif biçimde yurtdışında ve özellikle Fransa’da inkarcı eylemler düzenleyen, bunları teşvik eden Türk devletinin bu aktif inkarcılığına karşı bir set çekme” ihtiyacını vurguladılar. Türkiye devletinin bu aktif inkarcılığının Fransa’daki Ermeniler açısından bir güvenlik tehdidi oluşturduğu iddiası da dile getirildi. Buna örnek olarak, bombalanan bazı Ermeni anıtları verildi. Yasaya karşı çıkanlar ise, Fransa’da nefret suçlarını cezalandıran yeterli etkide yasa olduğunu belirterek, suçu övme aşamasında gerçekleştirilen bir aktif inkarcılığın zaten yasalarla cezalandırıldığını belirtiyorlar. Bu ve benzeri yasalara karşı çıkanlar için ise sorun, “bellek yasaları” aracılığıyla yasamanın tarih yapması ve yargıya tarihin hakemi olma sorumluluğunu getirmesi. Bunun dolaylı olarak ifade özgürlüğünü ve bilimsel özerkliği tehdit ettiğini ifade ediyorlar.</p>
<p>* * *</p>
<p>Tarihe Özgürlük girişimi Fransa’da ve Avrupa’da tarihçileri harekete geçmeye çağırırken, hukukçular bellek yasalarının çoğalmasına karşı çıkarlarken, bunun belki de en büyük muhatabının Türkiye’deki tarihçiler ve hukukçular olması gerekmiyor mu? Evet, ama nasıl bir muhataplık? Bugün büyük bir ulusal direniş ve şahlanış hamlesi içinde teşhir edilen “özgürlükleri yok eden Fransa”, yardıma çağrılan Voltaire, Rousseau ve diğerleri, insana Türkiye’nin hiç olmazsa bu vesileyle örnek özgürlükler ülkesi olmaya özenebileceği umudunu yaratıyor. Ama bu umut aslında sadece büyük bir yanılsama. İfade özgürlüğüne, tarihin tarihçilere bırakılması ilkesine bugün kendilerini paralayarak sahip çıkanların çok büyük bir kısmı fahiş biçimde riyakârlar. Koştura koşturaFransa’larda milletvekili, bakan ikna etmeye çalışan siyasetçiler ve işinsanları Türkiye’deki gerçeği bilmiyor değiller. Ama “ulusal görev” böyle bir riyakârlığa soyunmayı onları mecbur kılıyor. Mecbur kılıyor derken, en azından bir kısmının hükümetin çağrısıyla kendini görevli addettiğini, addetmek zorunda kaldığını kast ediyoruz. Bu bir “milli duruş” gösterme operasyonu. Başka hangi operasyona entegre olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu duruş özünde, soykırım tabirini bir yana bırakalım, Ermenilerin maruz kaldıkları büyük insanlık suçunu inkar etme veya onu azımsama refleksinden besleniyor. Onu ele veriyor.</p>
<p>Bugün Türkiye’de “Ermeni soykırımı” tabirini kullananlar sistemli bir adli takibata uğramıyor. Ama böyle bir takibatı mümkün kılacak yasal araçlar yürürlükte kalmaya devam ediyor. Medyada “sözde” ibaresiyle perdelenmeden Ermeni soykırımından bahsedilmemesi üzerine oluşan yaygın konsensus yürürlükte. Kendisinin değil, başkasının ifadesini bile önüne “sözde” kelimesi koyarak aktarma gereği duyan bu zihniyet, Türkiye’de inkarcılığın belki en yaygın tezahürü. Buna başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, kesin biçimde “bizim tarihimizde soykırım olmamıştır” diye kestirip atan, sonra “gelin tarihçiler buna karar versin” diyen mantık harikası inkarcılığı da ilave edince, Türkiye’de sergilenen bu “ulusal duruş”un inkarcı niteliği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Ayrıca sergilenen duruşa hakim olan çocuksu ya da ergence tını ve zaman zaman şirretlik sınırlarını aşan tepkilere bakınca, her durumda bunun ahlâklı ve onurlu bir duruş olduğunu söylemek mümkün değil.</p>
<p>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 25 Ekim 2011’de Taner Akçam’ın açtığı davada, “yargı tarafından yorumlandığı şekliyle Ceza Kanunu’nun 301. maddesindeki hükümler çok geniş kapsamlı ve muğlâktır ve bu niteliğiyle ifade özgürlüğü hakkından yararlanılması karşısında sürekli bir tehdit oluşturmaktadır. Başka bir deyişle, hükmün ifade ediliş biçimi, kişilere, kendi fiillerini kontrol etme ve sonuçlarını önceden görme imkânı tanımamaktadır. Bu hükme göre başlatılan araştırma ve kovuşturmaların sayısından da açıkça anlaşılacağı gibi saldırgan, sarsıcı veya rahatsız edici sayılan herhangi bir görüş veya fikir savcılar tarafından rahatlıkla bir cezai soruşturma konusu yapılabilmektedir” değerlendirmesinde bulundu. Söz konusu maddenin, AİHM’in yerleşik içtihatının gerekli gördüğü “hukuk kalitesi”ni sağlamadığına ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini ihlal ettiğine karar verdi.</p>
<p>Hatırlatalım. 2011 Türkiye’sinde, “Ermeni soykırımı olmuştur” demek halen suçtur. Yaygın biçimde uygulanmasa da, yürürlükteki TCK 301. madde buna izin veriyor. HrantDink’in öldürülmesinden bir gün sonra, Hrant’ın “sadece Ermeni olduğu için değil, Ermeni soykırımı olduğunu söylediği için öldürüldüğünü” bir basın açıklamasıyla dile getiren, ardından “Ermeni soykırımı olmuştur” diyen Temel Demirer hakkında, bir yıl sonra “kin ve düşmanlığa tahrik” ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılamak” suçlarından dava açıldı. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, “ben devletime katil dedirtmem” diyerek, 301. maddeden soruşturma açılması için gerekli olan bakanlık iznini verdi. Savcı iddianamesinde Demirer’in “Türk devlet tezine karşı çıktığını” belirtip, “Ermeni Soykırımı”nın gerçek olduğunu ileri sürdüğü ve aydınları 301. maddeyi ihlal etmeye çağırdığı” gerekçesiyle cezalandırılmasını talep etti. O tarihten beri Ankara’da Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen dava, bakanlık izninin iptali için savunmanın yaptığı başvurunun sonuçlanmaması nedeniyle bekliyor. Bugün Türkiye’de “Ermeni Soykırımı olmuştur” diyen bir kişi yargılanıyor!</p>
<p>HrantDink’e de, benzer nedenle dava açılmış, yargılanmasına başlanmıştı. Ancak öldürülünce dava düşmüştü. Hrant’ın başka bir gazeteye verdiği demeci aktaran Agos gazetesi sorumluları hakkında aynı nedenle açılan davada ise mahkeme ceza vermiş, ancak daha sonra 301. maddeye getirilen bakanlık izni sayesinde Yargıtay’dan dönen dava, buharlaştırılmıştı. Sonradan buharlaştırılsa bile, bir Türk mahkemesinin yakın bir tarihte “soykırım olmuştur” ifadesi nedeniyle ve bunu söyleyen kişi bu arada öldürüldüğü için, onu yayımlayan kişilere ceza verdiğini unutup, “bizim ülkemizde bu konuda her şey serbest” deyip, Fransa’nın ifade özgürlüğünü kısıtlamasını eleştirmenin riyakârlıktan başka bir kelimeyle nitelendirilmesi mümkün mü? Elbette ne Fransa’da ne Türkiye’de toplum yekpare bir bütün değil. Birçok Türkiyeli bu tavırdan Türkiyeli olarak utanç duyuyor, bu riyakârlık onların insanlık onurunu zedeliyor.</p>
<p>Tayyip Erdoğan, 2009’da, Ermenistan Cumhurbaşkanı’nın da hazır bulunduğu bir toplantıda, “Bizim bir defa kültürümüzde, medeniyetimizde soykırım diye bir şey yoktur ve bunu kabul etmemiz de mümkün değildir” dedi. Bu inancını başka vesilerle birçok kez dile getirdi. Ancak aynı konuşmada, “Kimin kimi nasıl derdest ettiğini, nasıl soykırıma uğrattığını, çok açık, net Karabağ olayları zaten ortaya koyuyor” diye ilave ederek, soykırımı yapan değil, soykırıma uğrayan tarafta kendini gördüğünü ima etti. Aynı kişi, başka bir yerde yaptığı konuşmada ise, “bu topraklardan sürülen gayrımüslimlere” yapılanı faşizm olarak tanımlıyordu.<br />
Başbakanın, Türkiyelilerin çoğu gibi, kafasının karışık olduğu kesin. Ancak bu kafa karışıklığı “soykırım” kelimesi karşısında milli bir refleksle inkarcılığa, “ben yapmadım, ama sen yaptın” türünden üste çıkma taktiklerine, en son noktada da “soykırım esas benim halkıma yapılmıştır” karşı saldırısına geçmeyi engellemiyor. Bu nedenle Iğdır’da 40 metre yüksekliğinde nezih beş kılıçtan oluşan Ermenilerin yaptığı mezalimi anma anıtını ucube bulmazken, Kars’taki İnsanlık Anıtı’nı ucube bulup, yıktırtıyor.</p>
<p>Sadece Tayyip Erdoğan örneğini vermek doğru değil elbette. Dersim katliamı konusunda özür dileyen Başbakan’a, “Devleti ve Cumhuriyeti kuran parti”nin genel başkanı, “bu ne büyük bir talihsizliktir ki bu ülkenin Başbakanının zihin haritası Ermeni diasporasının zihin haritası ile aynıdır” dedikten sonra, hızını alamayıp, “Öyle bir gözü dönmüş ki, yakın bir gelecekte bu millete Ermeni soykırımı iddialarını da dayatırsa hiç şaşmayın” diyebiliyor. Ardından sözünü, “CHP’nin zemini KuvvayıMilliye’dir” diye toparlıyor. Bu toparlama “Ermeni kıtal”ini azımsama, önemsizleştirme, görelileştirme refleksinin kaynağını da ele veriyor. Sosyalist Enternasyonal’e üyeliği tarihin bir cilvesi olan bu partinin başka bir milletvekili Güldal Mumcu da, Meclis kürsüsünde konuşan Sırrı Sakık’a, “Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişiyle ilgili, Yahudilere ve Ermenilere yönelik bir katliam dediniz. Böyle bir şey söz konusu değildir. Lütfen bunu düzeltirseniz sevineceğim” diyerek müdahale edebiliyor. Soykırım değil, katliamın bile “söz konusu olmadığı” bir resmî devlet görüşünün hüküm sürdüğü bir ifade özgürlüğü ülkesi Türkiye! Tarihi tarihçilere bıraksanız ne olacak diye insanın sorası geliyor. “Ermenilerden özür dileme” girişimine katılanların, vatan haini, Ermeni dönmesi ilan edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Ve bunu herkes biliyor. “Fransa’ya özgürlük ve insanlık dersi verenler Türkiye’deki somut durumu hatırlıyorlar mı?” diye sormak, insana abesle iştigal etme hissi veriyor. Gayet iyi biliyorlar. I915’te ne olduğunu gayet iyi bildikleri gibi.</p>
<p>Tescilli ırkçıların, aşırı milliyetçilerin inkarı karşısında değil, iktidar ve ana muhalefet partilerinin mümtaz temsilcilerinden, yöneticilerinden, liderlerinden, medyadan, eğitim kurumlarından etrafa yayılan bu örtük ya da utangaç inkarcı tavır karşısında, “inkardan beslenen bir ifade özgürlüğü söylemi buram buram riya kokuyor” diyen 7 Türkiyeli Ermeni soruyor: “Kokuyu almıyor musunuz?” Evet alıyoruz, hem de nasıl!</p>
<p>2008’de imzaya açılan metin, aradan geçen üç yıla rağmen bugün güncelliğini çok daha fazla koruyor: “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.” (http://www.ozurdiliyoruz.com).</p>
<p>Tarihe Özgürlük bildirisi</p>
<p>Tarih bir din değildir. Tarihçi hiçbir dogmayı kabul etmez. Hiçbir yasağa karşı saygı duymaz. Tabu tanımaz. Rahatsız edici olabilir.<br />
Tarih ahlâk değildir. Tarihçinin görevi övmek veya mahkum etmek değildir. Tarihçi izah eder.</p>
<p>Tarih aktüalitenin esiri değildir. Tarihçi geçmişin üstüne günün ideolojik şemalarını yapıştırmaz. Geçmişteki olaylara günün hassasiyetlerini katmaz.</p>
<p>Tarih bellek değildir. Tarihçi, bilimsel bir davranışla, insanların hatıralarını toplar, bunları karşılaştırır, belgelerin, eşyaların, izlerin ışığında değerlendirir ve olguları ortaya çıkarır. Tarih belleği dikkate alır, belleğe indirgenmez.</p>
<p>Tarih hukuki bir nesne değildir. Özgür bir devlette, tarihi gerçeği tanımlamak ne parlamentoya ne de yargı otoritesine aittir. Devletin politikası, en halis niyetlerle yapılsa bile, tarih politikası olamaz. Bu ilkeleri çiğneyerek art arda oylanan yasalar, özellikle 13 Temmuz 1990, 29 Ocak 2001, 21 Mayıs 2001 ve 23 Şubat 2005 yasaları, tarihçinin özgürlüğünü sınırlayarak, ona, ceza tehdidi altında, neyi araştırması ve ne bulması gerektiğini söylediler. Ona yöntemler emrettiler ve sınırlar çizdiler. Demokratik bir rejim için yüzkarası olan bu yasaların lağvedilmesini talep ediyoruz.</p>
<p>13/7/1990 tarihli “tüm ırkçı, yabancı düşmanı ve antisemit sözleri cezalandırma yasası”;<br />
29/1/2001 tarihli, “1915 Ermeni soykırımını tanıma yasası”;<br />
21/5/2011 tarihli “esir ticareti ve köleliğin insanlığa karşı işlenmiş suç olarak kabul edilmesine dair yasa”;<br />
23/2/2005 tarihli, Fransa’nın eski Fransız vilayet ve topraklarında Fransa’nın gerçekleştirdiği esere katkıları nedeniyle buralarda yaşamış olan Fransızlara Ulus’un şükranını ifade etme ve bunu yaşatma yasası. </p>
<p>Porf.Dr.Ahmet İnsel<br />
Birikim Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/tarihe-ozgurluk-orada-ve-ozellikle-burada.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir savcı MİT&#8217;ten ne ister?</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 10:37:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Bir savcı mit'i sorgulayabilir mi]]></category>
		<category><![CDATA[Mit mesteşarı hakan fidan'ın ifadeye çağrılması]]></category>
		<category><![CDATA[Savcı Mit müsteşarını neden iafdeye çağırdı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3302</guid>
		<description><![CDATA[Radikal Gazetesi.Politika / 09/02/2012 Teknik olarak sonuç alamayacağını bile bile bir savcı ne diye MİT Müsteşarı&#8217;nı ifadeye çağırsın ki? Bütün soruların anasıyla başlayalım: Bir özel yetkili savcı, MİT’in tepesinden ne ister? Madara olmasını istemez. Karizmasının çizilmesini istemez. İstihbarat camiasında itibarının zedelenmesini istemez. Azmini, iradesini, kabiliyetini kırmayı da, kapasitesini sakatlamayı da herhalde istemez. O halde niye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Radikal Gazetesi.Politika / 09/02/2012</p>
<p>Teknik olarak sonuç alamayacağını bile bile bir savcı ne diye MİT Müsteşarı&#8217;nı ifadeye çağırsın ki?</p>
<p>Bütün soruların anasıyla başlayalım: Bir özel yetkili savcı, MİT’in tepesinden ne ister?<br />
Madara olmasını istemez. Karizmasının çizilmesini istemez. İstihbarat camiasında itibarının zedelenmesini istemez. Azmini, iradesini, kabiliyetini kırmayı da, kapasitesini sakatlamayı da herhalde istemez. O halde niye ayağına getirtip sorgulamak ister?<br />
MİT-PKK gizli görüşme kaydı sızdırıldığında, hedefin Hakan Fidan olduğunu söylemiştim. Doğrudan Fidan’ı hedef alan bir operasyondu. Haklılığım ortaya çıktı mı?<br />
Cesaretimizi toplayıp sorulması elzem soruları alt alta sıralayalım şimdi. Cesaret diyorum, çünkü polis ve savcı söz konusu olduğunda soru sormanın risklerini de göze almak gerek.<br />
Sormakla kalmayıp muammayı deşelim derseniz, deli cesareti ister ki ona hiç yanaşmıyorum bile. Sırlar varsın nihan kalsın, biz hangi esrarın sır kaldığını bilelim, başımızdan fazla!<br />
Şeytan, bütün hinliğiyle belki yine şöyle ayrıntılar arasına saklanmıştır:<br />
Suriye, İran ve Irak’ta fokur fokur kaynatılan hassas bir süreç yaşanıyor. Terörün markajı, İsrail’le gerilim ve sınırlarımızda yükselen tansiyon gibi MİT’in yoğunlaşması gereken gırla milli güvenlik sorunu var.<br />
Bütün dikkatini vererek alengirli işlere odaklanacağı yerde MİT Müsteşarı’nın neyle uğraştırıldığı ortaya çıktı mı?<br />
Özel yetkili bir savcı, gizli temas ve faaliyetlerinden dolayı istihbarat teşkilatının başını ifadeye çağırıyor. Hukuken yok hükmünde olup delil niteliği taşımayan bir ses kaydından başka ne var elde?<br />
Arka sokaklarda acayip şeyler oluyor, bu da ortaya çıktı mı?<br />
Savcı, mahkemeye delil olarak sunamayacağı bir kayıttan dolayı suç soruşturması başlatmaz. Teknik olarak sonuç alamayacağını bile bile bir savcı ne diye MİT Müsteşarı’nı ifadeye çağırsın ki?<br />
Böyle tuhaf soruların da paldır küldür ortaya çıktığına mutalli olduk mu?<br />
Önce, ulusal güvenlik politikası icabı yüklendiği bir görev sırasında MİT’in mahremiyeti saldırıya uğradı. Ardından, gizli servislere has teknik ve yöntemlerle faaliyet gösteren MİT’in süper savcılar karşısında yasal güvence ve koruma mekanizmalarından da mahrum olduğu anlaşıldı.<br />
Bu açıkların dahası da şu: Milli güvenlik siyasetini belirleyenlerle yöneten ve takip edenlerin üstüne zıplayan, nihai karar vericiliğe soyunan başka muktedirlerin var olduğu gibi bir sürü absürd sistem sorunu da ortaya çıktı mı?<br />
Başından beri Hakan Fidan’a musallat olan mihrak her ne ise dikkatini dağıtmaktan, otoritesini sarsmaktan başka ne amaç güdebilir?<br />
Düşünüp düşünüp içinden sıyrılamadığımız da ortaya çıktı mı böylece?<br />
Mesele hiç de çetrefilli değil, orası netlik kazandı. ‘Hukukta özel alan olur mu’ sorusu, sarsılmaz bir meşruiyete kavuştu. Eylemlerinde layüs’el, sorgudan sualden münezzeh bir süper yargı, hangi demokratik sistemde görülmüş şeydir?<br />
“Jüristokrasiden, hâkimler devleti tehlikesinden kaçarken süper polis ve savcılar devletine mi yakalanıyoruz” sorusu da ortaya çıktı mı bu arada?<br />
Sistemik sorunlar, palyatif tedbirlerle halledilemez. Sistemi komple elden geçirmek, baştan ayağa reforma tabi tutmak şart.<br />
Köklü reform ihtiyacının kapıya dayandığı bir daha ortaya çıktı mı?<br />
WikiLeaks’ten sızma kripto belgelerine göre, Ergenekon soruşturmasına bakan polisler yargıya ilginç bir tanım getirmiş: ‘Öngörülemez bir yargı düzeni’&#8230;<br />
Amerikan kriptosunun gerçeği yansıtıp yansıtmadığı şüpheli. Fakat ne yapacağı belli olmayan, tersi pis, sağı solu kestirilemeyen, reyting sisteminden MİT’in gizli faaliyetlerine kadar her alanı polisiye mantıkla tanzime kalkışan, ayar çeken, hizaya getirmeye çalışan, politika düzenleyici bir süper yargı algısının oluştuğu da ortaya çıktı mı?<br />
Bir savcılık teşebbüsünden bu kadar soru çıkarmak hangi demokrasiye nasip, kısmet olur!<br />
Kudretli polis ve savcıların, gündem değiştirmek dahil nelere kadir olduğu ortaya çıktı mı, çıkmadı mı?</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="mit müsteşarını savcı neden çağırdı">mit müsteşarını savcı neden çağırdı</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="mit müsteşarını alan savcı kimya">mit müsteşarını alan savcı kimya</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="nedim can savcı">nedim can savcı</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="savci mit i neden cagiriyor">savci mit i neden cagiriyor</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="savcı miti neden çağırdı">savcı miti neden çağırdı</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="savcı neden mit">savcı neden mit</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html" title="savcılık mit müsteşarını neden">savcılık mit müsteşarını neden</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/bir-savci-mitten-ne-ister.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet &#8216;eşkıya&#8217; ile pazarlık yapmış</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/devlet-eskiya-ile-pazarlik-yapmis.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/devlet-eskiya-ile-pazarlik-yapmis.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 10:33:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim olayı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim olayının gizli kalan kısmı]]></category>
		<category><![CDATA[Gizli dersim arşivleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3300</guid>
		<description><![CDATA[Atatürk, Elazığ daki 4. Umumi Müfettişliği ni 17 Kasım 1937 de ziyaret etmiş, Celal Bayar, Şükrü Kaya, Ali Çetinkaya, Kazım Orbay ve Abdullah Alpdoğan la toplantı yapmıştı. İnönü 1937 de Hozat ı ziyaret etmişti. Seyit Rıza Elazığ da idam edildi. ÖMER ŞAHİN Türkiye / 09/02/2012 Cumhurbaşkanlığı arşivinde ortaya çıkan belgelere göre, Dersim lideri Seyit Rıza [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk, Elazığ daki 4. Umumi Müfettişliği ni 17 Kasım 1937 de ziyaret etmiş, Celal Bayar, Şükrü Kaya, Ali Çetinkaya, Kazım Orbay ve Abdullah Alpdoğan la toplantı yapmıştı. İnönü 1937 de Hozat ı ziyaret etmişti. Seyit Rıza Elazığ da idam edildi.</p>
<p>ÖMER ŞAHİN</p>
<p>Türkiye / 09/02/2012</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı arşivinde ortaya çıkan belgelere göre, Dersim lideri Seyit Rıza ile devlet arasında müzakere ve pazarlıklar yapılmış. Seyit Rıza, Suriye veya Türkistan&#8217;a sürgün talebinde bulunmuş.</p>
<p>ANKARA- Dersim katliamına ışık tutacak yeni belgeler gün yüzüne çıktı. Radikal, Cumhurbaşkanlığı arşivinde yer alan Dersim belgelerine ulaştı. Bir kısmı ilk kez kamuoyuna yansıyacak belgelerde devletin, o dönem ‘eşkıyanın başı’ olarak lanse edilen Seyit Rıza ile hangi pazarlıkları yaptığına ilişkin ilginç bilgiler yer alıyor. Seyit Rıza, hükümete bağlılık ifadeleri kullanıyor ve Suriye veya Türkistan’a sürgüne gönderilmesini istiyor. Devlet ise, diğer aşiretleri vurması karşılığı Seyit Rıza’ya ‘ödül’ vaat ediyor.<br />
Çankaya Köşkü’nde bulunan toplam 103 Dersim Belgesi’nde o gün yaşananlara ışık tutacak bilgiler yer alıyor. Bu belgeler içerisinde Atatürk, İsmet İnönü, Mareşal Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya ve Abdullah Alpdoğan gibi dönemin önemli aktörlerinin yazışmaları bulunuyor. Belgelerden, harekâtın bütün aşamalardan Çankaya Köşkü ve hükümetin haberdar edildiği anlaşılıyor.<br />
Devletin, PKK ile müzakere için masaya oturması anlamına gelen ‘Oslo Süreci’ çok tartışılmıştı. Benzer bir yöntemin Dersim olayında yürürlüğe konduğu da görülüyor. Devlet, yerel yöneticiler kanalıyla Seyit Rıza’yla bağlantı kurmuş. Bir süre müzakere yürütülmüş. Seyit Rıza da kimi zaman mektup, kimi zaman sözlü mesajlarla irtibatı kesmemiş. Dersim olaylarının simgesi haline gelen Seyit Rıza, 13 Eylül 1937’de devlet yetkilileriyle görüşmek için Erzincan’a gittiğinde tutuklanmıştı. İki ay sonra 15 Kasım 1937 tarihinde de idam edildi.<br />
Köşk arşivinden çıkan Dersim belgelerindeki bazı bilgiler şöyle: </p>
<p>7 Mayıs 1937’de Dahiliye Vekâleti’ne gönderilen yazıda (üstte), Seyit Rıza ile Karaoğlan Nahiye Müdürü arasındaki pazarlık anlatılıyor. 20 Mayıs’ta ise General Alpdoğan, Seyit Rıza’nın sürgün talebiyle ilgili bir değerlendirme yazısı gönderiyor.<br />
‘Beni sürgüne gönderin’<br />
Dersim’e operasyon sürerken Seyit Rıza ile de müzakere yürütülüyor. Yetkililerle görüşen Seyit Rıza, devlete-hükümete bağlılığını vurguluyor, “Hükümetle düşman olan Allah düşmanıdır” diyor. Kendisine güven duyulmaması halinde ise sürgüne gönderilmeyi teklif ediyor. Seyit Rıza, ilk sürgün talebini nisan ayında Sin Nahiyesi Müdürü’ne anlatıyor. “Hükümet benden şüphe ediyorsa bari bıraksalarda Haleb’e gitsem” diyor. Bunun üzerine Seyit Rıza’ya, Aleviliği hatırlatılıp, “Halep’te ne yapacaksın. Ali’yi mağlup eden oğlu Hüseyin’i şehit eden Muaviye ve Yezid’in döküntü evlatları tarafından kurulmaya çalışılan Fransız oyuncağı Arap hükümetinden hayır mı umuyorsun?”<br />
deniliyor. Seyit Rıza bunun üzerine, alternatif sunuyor, “O zaman Türkistan’a gönderin” diyor. Seyit Rıza, Alay Komutanlığı’na 9 Mayıs’ta gönderdiği mektupta Türkistan’a gitme isteğini yineliyor. Devlete yaptığı hizmetleri anlatan Seyit Rıza, Atatürk’e hitaben şöyle diyor: “Gazi Hazretlerine malumdur ki şimdiye kadar hiçbir ecnebi düşmanla konuşmadığımızı ve bir güna hiyaneti vataniyede bulunmamış olduğumuzu cihan bilir ve kayden sabittir. Eğer sadakat ve hizmetlerimden hükümet şüphe ediyorsa aşireti ile beraber Türkistan’a hicretlerine himmet buyursun. Zira başka düşmanlarımızın ülkelerine gitmeye razı olamıyoruz.”<br />
Dersim operasyonunu yürüten Alpdoğan Paşa, Seyit Rıza’nın sürgün isteğine önce yeşil ışık yakıyor. Bu talebi dikkate alacaklarını söylüyor ve Seyit Rıza’dan “Aile efradının kaç kişi olduğunun bildirilmesi ve Hozat’a gelmesini“ istiyor.<br />
Devlet ile Seyit Rıza arasında ilginç bir pazarlık 7 Mayıs 1937’de yaşanıyor. Seyit Rıza toplantı halindeyken evine ‘tayyare’ ile bombardıman yapılıyor. Suçsuz olduğunu söyleyen Seyit Rıza, devletle temasa geçiyor. Karaoğlan Nahiye Müdürü’ne ulaşıyor. Nahiye Müdürü’ne, “Seyit Rıza ile görüş ve tek başına olduğu sırada kulağına aşağıdaki sözleri söyle” talimatı geliyor. O talimat ise şöyle:<br />
“Askerlere sizin düşmanlarınız ateş etti. Hükümet sizin kabahatsiz olduğunuzu öğrendi. Demananlılar ve Yusufanlılar yakın senelerde size olan düşmanlıklarını gösterdi. Eğer siz bunların akrabalarından vurursanız tayyare bombardımanından zararınız olmuşsa hükümet tanzim edecektir ve sizi bu hizmetinizden dolayı mükafatlandıracaktır.”<br />
Seyit Rıza ile Nahiye Müdürü arasında şu diyalog yaşanıyor:<br />
Seyit Rıza: Böyle hizmet edersem hükümetçe makbule geçer mi?<br />
Nahiye Müdürü: Hizmet ederseniz hükümet memnun kalır. Bunu size temin ederim.<br />
Seyit Rıza: Öyle ise ilk evvel ateşi kestireyim, Munzur üzerinde köprüler yapayım.</p>
<p>Harp Kanunu uygulandı<br />
Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın Dahiliye Vekâleti’ne gönderdiği 12 Mayıs 1937 tarihli yazıda Dersim’de ‘Harp Kanunu’ uygulanacağı bildiriliyor. Askeri Ceza Kanunu’nun yedinci maddesinin hatırlatıldığı yazıda, “ … Harekâtın başlangıcından diğer bir emir verilinceye kadar harp hükümlerinin cari olacağının kıt’alara tebliğ edilmesini dilerim” deniliyor.</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/devlet-eskiya-ile-pazarlik-yapmis.html" title="işte gizli dersim arşivi ömer şahin">işte gizli dersim arşivi ömer şahin</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/devlet-eskiya-ile-pazarlik-yapmis.html" title="ömer şahin işte gizli dersim arşivi 10 02 2012">ömer şahin işte gizli dersim arşivi 10 02 2012</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/devlet-eskiya-ile-pazarlik-yapmis.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başbakan Erdoğan&#8217;a çağrı</title>
		<link>http://www.sadikcan.com/basbakan-erdogana-cagri.html</link>
		<comments>http://www.sadikcan.com/basbakan-erdogana-cagri.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Feb 2012 08:36:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Can</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Faili meçhul cinayetler ve erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Faili meçhul cinayetleri kim aydınlatacak]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'nin Faili meçhul cinayetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadikcan.com/?p=3297</guid>
		<description><![CDATA[AVNİ ÖZGÜREL Radikal Gazetesi.Yorum / 06/02/2012 Faili meçhul cinayetleri aydınlatmak için &#8216;Meclis Soruşturma Komisyonu&#8217; kurulmalı. Ankara’da yakın evlerde oturuyorduk Uğur Mumcu’yla. Farklı siyasi çizgilerdeydik ama ‘40’lı Yıllar’ kitabını yazarken kimi dosyaları kendisine emanet edecek kadar hukuk vardı aramızda. Katledildiği gün İstanbul’daydım ve o ‘uğursuz’ anda eşimle telefonla konuşuyordum. Ahizeden kulağıma kuvvetli bir patlama sesi geldi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AVNİ ÖZGÜREL</p>
<p>Radikal Gazetesi.Yorum / 06/02/2012</p>
<p>Faili meçhul cinayetleri aydınlatmak için &#8216;Meclis Soruşturma Komisyonu&#8217; kurulmalı.</p>
<p>Ankara’da yakın evlerde oturuyorduk Uğur Mumcu’yla. Farklı siyasi çizgilerdeydik ama ‘40’lı Yıllar’ kitabını yazarken kimi dosyaları kendisine emanet edecek kadar hukuk vardı aramızda. Katledildiği gün İstanbul’daydım ve o ‘uğursuz’ anda eşimle telefonla konuşuyordum. Ahizeden kulağıma kuvvetli bir patlama sesi geldi. Eşim “Hayırdır&#8230;” dedi; sesinde endişe vardı. Ben bizim evde bir terslik oldu sandım. “Ne olduğuna bakıp bana haber ver” deyip kapattım. Bir-iki dakika ya geçti ya geçmedi, malum kötü haber geldi&#8230;<br />
Abdi İpekçi, Gün Sazak, Musa Anter, Eşref Bitlis, Doğan Öz, Özdemir Sabancı, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı ve diğerleri&#8230;<br />
Bunlar yakın geçmişe damga vuran hadiselerin dosya adları artık&#8230; Keza Ankara Bahçelievler’de katledilen 7 TİP’li gencin ismi de&#8230;<br />
Lafı dolandırmaya gerek yok; sanırım benim gördüğümü herkes görüyor. Türkiye’nin son yarım asrında Tayyip Erdoğan kadar güçlü bir başbakan, onun kadar etkili bir siyasi karakter yok.<br />
Bunu beş yıl önce, yani 27 Nisan 2007’ye kadar söylemek zordu. Fakat şimdi, yani Erdoğan’ın 27 Nisan muhtırasına karşı duruşu ve sonrasında gelişen olaylar zincirine bakarak kendisini seven sevmeyen herkesin kabul ettiği gerçek bu. </p>
<p>Eskiden karartmak kolaydı<br />
Başbakan olması sebebiyle Tayyip Erdoğan’ın bütün faili meçhullerin üzerine gitme sorumluluğu var elbette. Nitekim bu konuda duyarlılığını AK Parti İl Başkanları Toplantısı’nda ifade etti. Ancak Türkiye’nin sırlı geçmişinde ‘karakutu’ sayılabilecek bazı hadiseler var. Gerek seçilen hedefler gerekse meydana getirdiği etki dolayısıyla özellik arz eden bu cinayetlerin bir kısmının faili meçhul, bir kısmının tetikçisi malum ancak azmettirenleri meçhul&#8230;<br />
Öte yandan dünün Türkiyesi’nde “Çözün bunları” denildiğinde “Peşini bırakın, karşımızda duvar var. Tuğlalardan birini çekersek bütün duvar üzerimize yıkılır” cevabını veren bürokrasiye teslim olmuş bir siyaset vardı. Aynı şekilde devletin en hassas birimi konumundaki istihbarat örgütünde resmi iç yazışma olarak bölge başkanlıklarına “Devlet içinde görev yapan etkili şahısların güdümünde siyasi cinayetler işleyen, haraç toplayan bir terör örgütünün oluşup geliştiği, bu çerçevede aşağıda isimleri yazılı şahısların izlenerek konu üzerinde hassasiyetle durulması&#8230;” denildiğinde söz konusu bildirimi durdurup buna ilişkin yazışmayı toplatacak güçte bir çekirdek vardı. Bugün ise siyasi otoritenin iradesine karşı çıkabilecek bir güç, Tayyip Erdoğan’ın talebini savsaklayıp erteleyebilecek bir odak yok.<br />
Teröre, siyasi cinayete kurban verdiğimiz onca hayat arasında değer/önem sıralaması yapmak söz konusu olamaz. Ama şurası gerçek ki sembol niteliğindeki olayların arkasında yatan tablonun gün ışığına çıkarılması, gerçekte pek çok hadisenin aydınlatılması manasına gelebilir.<br />
Karanlık nasıl aydınlanır derseniz çözüm sır değil&#8230;<br />
Şu anda emniyet ve MİT yönetimine hâkim olan kadronun “Karartalım, üstünü örtelim” demesi söz konusu değil. Aynı şekilde yargı mekanizmasının geçmişte pek çok örnekte görüldüğü gibi olayları takipsizliğe terk etmesi de. Dolayısıyla çözüm yolunda ilk aşama olarak istediği kadar derine itilmiş, karanlıkta bırakılmış olsun, mevcut bilginin toplanması ve bunlardan hareketle dosyaların yeniden açılması önemli. Sonrasında atılacak kritik adım ise belki de resmi ‘itiraf çağrısı’. </p>
<p>Suçu aydınlatana teminat<br />
Dünyada suçun aydınlatılmasını sağlayan kişinin soruşturma ve yargılamadan, muaf tutulması garantisi verilmesine kadar uzanan örnekler var. Türkiye’de de 22 Şubat 1962’de Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğinde gerçekleşen askeri ayaklanma bastırılırken dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün verdiği söz dolayısıyla TBMM’nin 30 Nisan 1962’de özel bir kanun çıkararak isyana katılanlar hakkında soruşturma ve yargılama yapılmayacağının teminatını verdiği unutulmamalı.<br />
Tayyip Erdoğan’ın gerçekleştirebileceği bir diğer husus ise münhasıran bu cinayetleri aydınlatmakla görevli ‘Meclis Soruşturma Komisyonu’ kurulmasını ve bu komisyonun tıpkı iki dönem önce Mehmet Elkatmış’ın başkanlığında çalışan komisyon ciddiyetinde çalışmasını sağlamak.</p>
<h6>Konu ile ilgili aramalar:</h6><ul><li><a href="http://www.sadikcan.com/basbakan-erdogana-cagri.html" title="faili meçhul cinayetler belgeseli">faili meçhul cinayetler belgeseli</a></li><li><a href="http://www.sadikcan.com/basbakan-erdogana-cagri.html" title="türkiyenin faili meçhul">türkiyenin faili meçhul</a></li></ul>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadikcan.com/basbakan-erdogana-cagri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Dynamic page generated in 1.735 seconds. -->
<!-- Cached page generated by WP-Super-Cache on 2012-02-23 06:38:43 -->

